Gerçek bir ses sinemaya girince: ‘The Voice of Hind Rajab’ gösterimleri protestoya dönüştü

Gazze’de 2024’te kayda geçen gerçek bir yardım çağrısını merkezine alan 'The Voice of Hind Rajab' (Hind Rajab’ın Sesi), festival gösterimlerinde alışılmışın dışında tepkilerle karşılandı. Film, bazı salonlarda protestolarla, bazılarında ise iptallerle gündeme geldi; sinema bir kez daha politik eylem alanına dönüştü.

  • ü
  • 13 Ocak 2026
  • ü
  • Kültür

Tunuslu yönetmen Kaouther Ben Hania’nın yeni filmi The Voice of Hind Rajab, klasik bir festival filmi olarak dolaşıma girmekten çok, gösterildiği her yerde olayın kendisi hâline geldi. Film, 2024’te Gazze’de 5 yaşındaki Hind Rajab’ın yardım isterken kaydedilen gerçek sesini kurmaca anlatının merkezine yerleştiriyor; bu tercih, estetikten önce etik ve politik bir tartışmayı tetikliyor.

Financial Times’a göre film, son haftalarda Avrupa ve Kuzey Amerika’daki çeşitli festival ve özel gösterimlerde yoğun tepkilerle karşılandı. Bazı salonlarda izleyiciler gösterim sonrası sessiz oturma eylemleri düzenlerken, bazı mekânlarda film programdan tamamen çıkarıldı. Dağıtımcılar ise iptallerin gerekçesini “güvenlik endişeleri” ve “politik hassasiyet” olarak açıkladı.

Filmin merkezindeki tercih, yani gerçek bir çocuğun gerçek sesinin sinemada yeniden dolaşıma sokulması, izleyiciyle film arasındaki mesafeyi neredeyse ortadan kaldırıyor. Eleştirmenler, bu yöntemin belgesel ile kurmaca arasındaki sınırları bilinçli biçimde ihlal ettiğini ve izleyiciyi edilgen bir konumdan çıkararak tanıklığa zorladığını belirtiyor. Destekleyenler için bu, sinemanın insani sorumluluğunu hatırlatan güçlü bir jest; karşı çıkanlar içinse estetik sınırların aşılması anlamına geliyor.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

 

Gösterimler sırasında yaşanan protestolar ve iptaller, filmin içeriğinden çok dolaşım koşullarını haberin merkezine taşıdı. The Voice of Hind Rajab, bu haliyle bir “izlenen film”den ziyade, sinema salonunda gerçekleşen politik bir karşılaşma olarak kayda geçti. Tartışma, sinemanın gerçek acıyla kurduğu ilişkinin nerede başlaması ve nerede durması gerektiği sorusunu yeniden gündeme getirdi.

Bu örnek, güncel sinemada bazen filmin kendisinden çok, filmin yarattığı kamusal gerilimin haber değeri taşıdığını gösteriyor. Salonlar, bu kez yalnızca izleme mekânı değil; etik, politika ve temsil tartışmalarının doğrudan yaşandığı alanlara dönüştü.

Kaouther Ben Hania kimdir?

1977 yılında Tunus’ta doğan Kaouther Ben Hania, belgesel ile kurmacayı bilinçli biçimde iç içe geçiren sinema diliyle tanınan bir yönetmen. Eğitimini Tunus ve Paris’te tamamlayan Ben Hania, erken dönem çalışmalarından itibaren bireysel hikâyeleri daha geniş politik ve toplumsal bağlamlara yerleştirmeyi tercih etti. Sineması, özellikle beden, travma, tanıklık ve temsil meseleleri etrafında şekillenir.

Uluslararası alanda geniş yankı uyandıran The Man Who Sold His Skin (Derisini Satan Adam, 2020), mültecilik ve sanat piyasası arasındaki etik gerilimi merkezine alarak Oscar’a aday gösterildi. Ardından gelen Four Daughters (Olfa’nın Kızları, 2023) ise gerçek kişilerle oyuncuları aynı anlatı içinde buluşturan yapısıyla belgesel-kurmaca sınırlarını neredeyse tamamen askıya aldı. Bu film, Cannes’da ödül alırken, Ben Hania’nın sinemasının temel karakterini de berraklaştırdı: gerçekliğin estetik olarak yumuşatılmasına değil, yüzeye çıkarılmasına dayalı bir anlatı.

The Voice of Hind Rajab ile yönetmen, bu yaklaşımı daha da ileri taşıyarak gerçek bir ses kaydını filmin merkezine yerleştiriyor. Ben Hania’nın sineması, bu yönüyle, izleyiciyi yalnızca hikâyeye değil, o hikâyenin dünyada yarattığı yankıya da bakmaya zorlayan bir etik pozisyon öneriyor.

Sinemada sesin politik gücü

Sinemada görüntü çoğu zaman merkeze alınır; oysa ses, özellikle gerçek hayattan geldiğinde, izleyiciyle kurulan ilişkinin seyrini kökten değiştirebilir. Gerçek bir ses kaydı, sinema perdesinde yeniden duyulduğunda, temsil edilen şey artık yalnızca bir karakter ya da kurmaca bir olay olmaktan çıkar; yaşanmış bir ana tanıklık hâline gelir. Bu durum, izleyicinin estetik mesafesini daraltır ve onu edilgen bir izleyici olmaktan çıkararak tanık konumuna iter.

Politik bağlamlarda sesin gücü, tam da bu kaçınılmazlıktan beslenir. Görüntü manipüle edilebilir, yeniden sahnelenebilir; ancak bir çocuğun, bir mağdurun ya da bir tanığın sesi, zaman ve mekân aşarak doğrudan duygusal bir temas kurar. Bu nedenle gerçek sesin sinemada kullanımı, çoğu zaman etik tartışmaları da beraberinde getirir: Bu ses kime aittir, kim adına konuşur ve yeniden dolaşıma sokulduğunda hangi sorumlulukları doğurur?

The Voice of Hind Rajab etrafında yaşanan tartışmalar, sesin sinemada yalnızca bir anlatı unsuru değil, politik bir eylem aracı olarak da işlev görebileceğini gösteriyor. Bu tür filmler, izleyiciyi “anlamak”tan çok “duymaya” zorlar; tam da bu yüzden, sinema salonu sessiz bir izleme alanı olmaktan çıkarak kamusal bir karşılaşma mekânına dönüşür.

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER