Yazar Herkül Millas (Fotoğraf: Selahattin Sevi)
Benim zamanımda üniversite bitirenler askerliklerini yedek subay olarak yapardı. Ancak beni “çavuşa çıkardılar” ve bir sürgün alayı sayılan Muş’taki alaya gönderdiler. Bu bir tür cezaydı ve bu tür erlere “sakıncalı” denirdi. Tuhaf olanı, suçumun veya kabahatimin ne olduğunu söylememeleri! Tahmin edebiliyorum ancak: Zamanın başbakanının azınlıklar karşıtı yakışıksız bir lafını Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir yazımla eleştirmiştim; neden bu olabilir. Belki Rum olmam veya İşçi Partili olmam; belki bunların toplamı! Yıl 1965. Tuhaf bir devlet kararıydı kuşkusuz ama askerlikte pek çok tuhaflıklarla karşılaştım. Erler arasında “mantığın bittiği yerde askerlik başlar” diye bir laf dolaşırdı; aynen öyle! Burada bu tuhaflıklardan bir kaç örnek vereceğim. Subayların tuhaflıklarıyla başlayayım.
Ama aklımda kalanları anlatmak yerine, askerlik süresinde kaleme aldığım anılarımdan bir kaç paragrafı sunuyorum. Amacım bana çok tuhaf gelen subayların acımasızlıklarıydı. Subayların erlere karşı kaba, acımasız ama aynı zamanda anlamsız ve tuhaf davranışları o kadar çoktu ki! Efsaneyi biliyorsunuzdur: 14. Yüzyılda İsviçre Avusturya’nın boyunduruğu altındadır. Vali Gessler, şapkasını Altdrof meydanında bir direğe astırır ve geçenin buna selâm vermesini emreder. William Tell selam vermez ve başına belalar gelir. Hikayenin Türkçesi de benden:
Akşamları subaylar alaydan ayrılınca başka bir yaşam başlardı. Her an bir subayla karşılaşmanın tedirginliği kalkardı erlerin üstünden. Yakalarını açabiliyor, yüksek sesle gülebiliyor, ayaklarını uzatıp yatabiliyor erler.
Yalnız Birinci Bölük’tekiler bu rahatlığı belki tam duymazdı. Onların bölük komutanı, zaman nedir, mesai nedir, insaf nedir bilmeyenlerdendi. Ne zaman nereden çıkacağı, ne yapacağı hiç belli olmazdı. Bir gün bir eri selam vermediği için çok dövmüştü. Oysa kendisi bölük komutanı odasında oturuyordu ve camın arkasından görünmüyordu.
– Vallahi görmedim sizi komutanım, diyordu er.
– Görsen de görmesen de selam vereceksin, demiş ve dövmüştü.
O günden sonra bütün bölük selam verirdi o pencereye, içeride biri olsa da olmasa da.
Başka bir tuhaflık söz ile pratiğin çok farklı olmasıydı. Mehmet’in hikayesi de şu:
Erler gibi subayların da en fazla çekindikleri teftişlerdir. Tümen, kolordu ya da ordu komutanının geleceği duyuldu mu bir koşuşmadır başlar. Genel temizlik başlar, binalar badanalanır, camlar parlatılır, ayakkabılar boyanır, yerler yıkanır, sobalar yaldızlanır, ağaçlar kireçlenir. Erlere çorap dağıtılır – teftişten sonra yeni teftişe dek geri almak üzere olsa da – ve bir kaç günde ‘her şey’ öğretilmeye çalışılır.
Komutanların isimleri öğretilir en başta. Bölükteki astsubaydan Genel Kurmay Başkanına dek bir sürü isim, hem de rütbeleriyle birlikte ezberletilir kısa sürede ….
Bu isimleri tekrarlata tekrarlata öğretirler. Bıkmadan tekrarlatırlar isimleri.
– Onuncu Tümen komutanı kim?
– Onuncu Tümen komutanı, Tümgeneral Ali Fethi Esener, komutanım.
– Onuncu Tümen komutanı kim?
– Onuncu Tümen komutanı Ali Veli Esen!
Dili dönmüyordu Mehmet’in. Doğrusunu söyleyemiyordu bir türlü ve bu yüzden çok dayak yedi bu askerlik süresinde.
– Söyle bakayım: Ali Fethi Esener
– Ali Veli…
Kendisine soru sorulunca karşılığını veremeyeceğini ve dayak yiyeceğini baştan biliyordu Mehmet. Soru demek dayak demek onca. Dili büsbütün tutuluyor bildiğini de şaşırıyordu. Ve başlıyor dayak. Önce tokatlar iniyor üst üste, hep aynı yere: yanağına. Kımıldamamaya çalışıyor, esas duruşunu bozmamaya çalışıyor. Her tokatta başı hafifçe titrerken kepi de biraz ters yöne doğru dönüyordu. Başının üstünde tam bir tur atmıştı bir keresinde o kep, tokatların temposuna uyarak, başından düşmeden.
Eli yoruldu üsteğmenin ve tekmelere başladı. Dizin biraz altına, sert potinle, diklemesine vuruyor şimdi. Kanadığını, kemiğin hafif şiştiğini görse belki acıyacak Mehmet’e. Ama esas duruşta aslan gibi duruyor Mehmet. Kep düştü en sonunda.
– Ali Fethi Esener, söyle!
– Ali Veli …
Gene tokatlar, sonra küfür ve ‘Allah belanı versin, adamı deli edersiniz siz be!’ Bitiyor ders. Uzaklaşıyor komutan. Mehmet de alıyor yerden başına geçiriyor kepi, acele bir selam çakıyor, geriye dönüyor topuklarının üstünde, askerce bir adım atıyor, gene geriye dönüyor ve yerini alıyor bölüğün içinde.
Ne kadar dayak yerse yesin hiç ağlamazdı Mehmet. Belki ağlamaya utanıyordu, belki ağlamasını bilmiyordu. Yakındığını da duymadık Mehmet’in.
– Ne oldu Mehmet, neden dövdü seni?
– Askerlik işte, der geçiştirirdi soruyu.
Mehmet’in okuma yazması yoktu. İki ay o da ‘Ali okuluna’ gitmişti ama harfleri bile sökemiyordu. On beş kişiye bir ara okuma yazma dersleri verdirdi komutan. Bir kaç gün sürdü bu dersler ve erler tam sökmeye başlarlarken harfleri, tam ‘biz okumayı öğrenemeyeceğiz’ kompleksini defederlerken, kısa bir sürede kendi mektuplarını yazabileceklerini tam inanmaya başlarlarken tavsadı, dersler verilmez oldu. Ders yerine güneş altında sağa sola dönüşleri çalışmaya, sol-sol diye bir yukarı bir aşağıya yürümeye başladık.
Bu derslerin verildiği günlerdi. Üsteğmen bana, kim çalışmıyor, kim öğrenmiyor, diye sordu. Neşeliydi o gün ve yanında duran Mehmet’i göstererek, ‘Mehmet biraz zor öğreniyor’ deyince, iyilikle baktı ona.
– Mehmet, oğlum, neden çalışmıyorsun dersine?
– …
– Fena mı olur kendi mektuplarını kendin yazsan? Evli misin Mehmet?
– Hayır komutanım.
– İyi, babana yazarsın o zaman.
– Babam yok, komutanım.
– Anana yazarsın o zaman.
– Anam da yok, komutanım.
Mehmet komutanın neşesini kaçırmıştı. Mehmet’e acıdığı belliydi.
– Mehmet oğlum. Bak burası bir aile yuvasıdır, üzülme ben hem baban sayılırım hem de anan, inan buna.

İkinci Bölük erleri, karlı ama güneşli bir günde. (Fotoğraf: Herkül Millas Arşivi)
İnandı mı Mehmet komutana, bilmiyorum. Ama yaşam Mehmet’e inanmamayı, güvenmemeyi öğretmiş olmalıydı o güne dek. Zayıf, tüysüz bir genç Mehmet. Esmer mi esmer; ‘Çingene olsam da olmasam da ne fark eder’ der gibiydi.
Zonguldak’tandı. Babası maden ocaklarında işçiymiş. Kömür madeninde kazada ölmüştü. Sonra annesi ‘kahrından’ ölmüş ve öksüz kalmıştı genç yaşta. Abisi de madende kaza geçirmişti; ölmemiş ama çok korkmuş. Zor kurtarmışlardı toprağın altından. Abisi bir at cambazının yanında çalışıyor artık.
Mehmet de çalışmıştı madende bir süre için. Sonra abisi zorla çıkartmıştı onu bu işten, yasak etmişti madende çalışmasını. Ama askerlikten sonra eğer başka iş bulmazsa yine inecekti oraya.
– Zor iştir, ama başka ne yapabilirim? diyordu Mehmet.
Komutanların isimlerini öğrenemedi ama her işe koştu Mehmet. Hiç karşı çıkmadı onbaşılara, çavuşlara bile. Ama tezkere almadan önce teftiş gününde gene dayak yemek vardı alınyazısında.
Kolordu komutanının gelmesine yarım saat kalmıştı ve bütün alay iki saatten beri, tam teçhizat, sırtta çantalar, ayakta bekliyordu dirsek teması hizaya girmiş, güneşin altında. Bölük komutanı da bir şeyler öğretmeye çalışıyordu hâlâ. Gelecek general son teftişinde ‘Cumhuriyet nedir?’ diye sormuş olduğu duyulmuştu; gene aynı soruyu sorabilirdi!
– Söyle Cumhuriyet nedir, Kasım?
– Kendi kendimizi idare etmektir, komutanım, hür yaşamaktır, komutanım.
– Sen söyle Mehmet, Cumhuriyet’in tarifini.
– … idare etmektir komutanım.
Dili tutuldu Mehmet’in, hiç bir şey söyleyemedi. Dayak yiyeceğini biliyordu. Yedi de. Çok dövdü onu üsteğmen.
– Sen rezil edersin adamı be, diyordu durmadan tokatlarken. Mehmet’in esmer yüzü morardı tokatlardan, sümükleri aktı ağzına. Yumruklar yağdı sonra yanaklarına. Yanakları içten dişlerinin üzerinde yarıldı.
– Cumhuriyet hür yaşamaktır, anlıyor musun? Hür yaşamaktır!
Kımıldamamaya çalışıyor Mehmet. Dizinin altına tekme vuruyor şimdi.
– Cumhuriyet kendi kendini idare etmektir, hür yaşamaktır, diyordu bir yandan da komutan.
– Anladın mı, ulan eşeoğlu eşek!
– Anladım komutanım.
Bu haberler de ilginizi çekebilir:
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
