Herkül Millas (Fotoğraf: Selahattin Sevi / Velev)
Seksen altı yaşımda, hayatımda tanımış olduğum ve aklımda kalan insanları düşününce, gözümün önüne “tuhaf” olanları geliyor. Normal dediğimiz, sıradan insanlar sönük kalıyor. Bu durum tuhaf sayılmamalı: tuhaf olanlar şaşırtıcı da olduklarından göze batarlar, dolayısıyla akılda da kalırlar. İlk aklımda kalanlar gençlik dönemimden. Küçük bir çocukken normal ile tuhaf olanı ayıramazdım; her şey yeni ve şaşırtıcıydı zaten o yaşımda. Ergenlikten sonraki onyıllarda ise tuhaf saydığım kimseler epeyce idi, hâlâ da tuhaf kişilerle karşılaşıyorum. Hatta, tuhaftır, son zamanlarda artık tuhaf toplumlar da görmeye başladım! Ama şimdilik kişilerle ve birkaç örnekle sınırlı kalacağım.
Tanımış olduğum ve tuhaf saydığım insanlar konusunda yazmak istediğimde aklıma en doğal soru geliyor: Bu insanları tuhaf sayma ve onları öyle tanıtma hakkına sahip miyim? Onları “teşhir” etmem ayıp değil mi? Sorun aşılmazdır. Bu yüzden ben bu kişilerden söz ederken bazı önlemler alacağım: Çoğunu isimleri ile tanıtmayacağım, onları tanıyanlar kimlerden söz ettiğimi anlayacaklar ama tanımayanlar için bu insanlar isimsiz bir “sembol” olarak kalacak. Zaten amaç kişileri değil, bu “tiplerin” varlığını, yani var olabileceklerini ve toplum içindeki rollerini göstermektir.
Nihayet “tuhaflık” konusunda bir de not: Kişilerin ve toplumların ufukları – gerçek kimlikleri – sınırlarının ötesinde aranabilir. Sigmund Freud’u ve bilinçaltını, Dadaism ve Gerçeküstücülük (Surrealism) hareketlerini hatırlatırım. Türkiye’de de “Garipçilerin” şiirini. Garip tuhaf da demektir; ve tabii ki farklı olmak da. Bu farklılık olumlu da olabilir, olumsuz da. Ama her durumda insanın ve toplumların gözden kaçan, ama kuşkusuz var olan ve görmemeye çalıştığımız bir yanını, yanımızı gösterebilir. En azından bazen, “tuhaftır” dememizin nedeni, “onaylamıyoruz” anlamındadır, dışladığımızdır. Yani tuhaflık öğretici de olabilir; temelde kendimizin dışa vuruşu da olabilir. Sıradanlık ve uyum huzur verici ve uyutucudur; tuhaflık rahatsız edici ve düşündürücü. “Tuhaftır” derken “anlamadık” da diyoruz.
*
On sekiz-yirmi yaşlarımda Bay Mimis’i tanıdım. Adı bu olsun! 1960’lı yılların İstanbul’unda küçük Rum cemaati içinde farklı bir kimseydi. Ne iş yaptığını, nasıl geçindiğini hiç öğrenemedim. Benim yaşadığım Bomonti’ye yakın Kurtuluş ve Feriköy semtinde Rumların bir spor kulübü ve bir kültür lokali vardı. Kurtuluş Spor Kulübü’ne o zaman sistemli yaptığım antrenmanlarım için haftada iki üç kez giderdim. Özellikle kış döneminde. (1896 yılında İraklis adı ile kurulan bu kulübe 1910 yıllarında on yaşlarında olan babam da gidermiş.) Arada Feriköy’deki lokale de uğrardım; orada bol bol pinpon dediğimiz masa tenisi oynamak için giderdim. Satranç da oynardım orada. Ama Feriköy Kulübü’ne farklı bir neden için de uğrardım daha sonraları. Kulübün bir de tiyatro sahnesi ve grubu vardı ve göz ağrım (şimdi eşim) bu oyunlarda yer alırdı. Ben de provaları kaçırmazdım! Bay Mimis’i 1960 yılında bu kulüpte ve lokalde tanıdım.

1961 yılı. Mimis’in “öğrencileri”. Sağda H.M (Fotoğraf: Herkül Millas Arşivi)
Benden yaklaşık yirmi yaş büyüktü ama benim o zamanki gençlik gözümde yaşlı görünüyordu. Dış görünüşü sıradandı: kostüm, kravat. Nasıl oldu pek anlamadım ama laf lafı açtıkça, özellikle lokalin müdavimlerinden dört genç ile Bay Mimis arasında bir yakınlık yaşandı. Dört genç dedim ama aslında farklı yaşlardaydık. V.T. otuz yaşındaydı, N.M. de öyle. V hikayeler de yazıp Rum dergilerinde yayımlayan bir muhasebeciydi; M yeni mimar olmuştu. Ben ve ilkokuldan sınıf arkadaşım H lisenin son sınıflarındaydık.
Bir araya gelir konuşurduk, sohbetler ederdik. Konularımız, bizi “meşgul eden” konulardı. Bunlara bir sıfat yakıştırmak kolay değil. Felsefi de denebilir, var oluşçu da. Sanırım toplumsal değerlerimizi sorgulayıp tartışırdık: Hayatta nelerin önemli olduğu, insanın ne kadar bencil olması gerektiği, toplumun sosyalist olmasının anlamı gibi. Bay Mimis’in bütün cevapları bildiğine inanır gibi bir inancımız vardı sanırım! Sohbetlerin çoğunu mimarın evinde, “çevreden” uzak yapardık.
Sanırım Bay Mimis iyi bir öğretmendi. Daha sonraları onu Sokrates’e benzetmiştim; biraz da müstehzi bir art niyetle, kendini böyle görüyor olabileceğini de düşünmüş olduğumu hatırlıyorum. Gizemli bir düş gibi, bir gece, Platon’un Şölen’ini okuyup tartıştığımız hep gözümün önünde kaldı. Bay Mimis, bu eserdeki Diotima’yı tam açıklamadı; bu kadının esrarlı anlamı odada dolandı durdu! Her şeyin mantıkla açıklanmayacağını hissettirdi sanırım. Platon’u bolca okumam o günden sonra oldu.

Hocamız (Fotoğraf: Herkül Millas Arşivi)
Bu arada biz dört “mürit” veya “çömez” bir ara grubumuzu genişletmeyi düşündük. Bir arkadaşımıza da toplantılarımıza katılması için ısrar ettik. “Öğrenmek istediğin, bilmediğin, merak ettiğin ne varsa sorabilirsin” dedik. Arkadaş geldi ve sorusunu sordu: “Guguklu duvar saati nasıl çalışır?” Şaşırdık ve odada buz gibi bir hava esti. Bay Mimis sandalyasında rahatsız kıpırdanıyordu. Bizim ele aldığımız sorunların başka türde olduğunu anlatamayacağımızı da seziyorduk. Bu sorunun cevabını bilmediğimizi kabul ettik. O gün arkadaşı odadan çıkardık mı, hatırlayamayacağım, ama kesin bir daha ne o bize katılmak istedi, ne biz onun gelmesini!
Bay Mimis gözünde erişilemez bir düzeyi simgeliyordu. Ama, iki üç yıl içinde, yaşananlar yüzünden, o idol aşıldı. 1962 yıllarıydı, Türkiye İşçi Partisi kurulmuştu ve bir gün, partinin başkanı Mehmet Ali Aybar “bizim gibi düşünenler bize katılsın” çağrısı yapmıştı. Ben de en doğal biçimde “aramızda konuşurken sosyalizmden yana görüş belirtirdik, ben bu partiye katılıyorum” dediğimde, “grup”tan ayrılmış oldum. Çoğunluk bana katılmadı.
Çok sonraları, herhalde seksen yaşıma yaklaşırken, grubumuzdaki öteki arkadaşları ve Bay Mimis’i “çelişkili” ve “tutarsız” saymamın eksik ve yanlış olacağını öğrendim. Grup psikolojisini o yıllarda bilmiyordum. Farklı bir görüşü izleyerek grup değiştirmenin çok karmaşık bir olay olduğunu son yıllarda öğrendim. Gruptan çıkmak, görüş değiştirmekten öte bir durumdur: yakın çevrenden kopmak, sana yakın olan dost ve tanıdıklarınla karşı karşıya gelmek, giderek dışlanma korkusunu yaşamak demektir. Bizim küçük grubumuz, daha geniş bir dinî ve etnik azınlık grubunun “üyesiydi”; ben onlardan “bu daha geniş grubu” görmezlikten gelmelerini beklemiştim. Onların davranışı ise “doğaldı”. Yıllar sonrasında Atina’da yoksulluk ve yalnızlık içinde öldüğünü duydum. Arada, Bay Mimis’in hayatta olmasını ve bunları onunla konuştuğumu hayal ederim. Beni anlayabilecek çok az insanlardan biriydi.
Sonraki Portre: Çevremdeki Tuhaf İnsanlar: Nadolsky
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
