Hayatımda tek bir aristokrat tanıdım, Robert Kolej’de öğrenciyken Alexander Nadolsky’yi. “Sözde aristokratlar” da tanıdım ama gerçek olanları farklıdır. Üçüncü kuşak zenginler, köy ağalığından gelme diplomalı ve paralı kimseler, devletin semirdiği yüksek derecedeki memurlar, örneğin Paşalar, hatta yeni zenginler de aristokrat havalar edinirler ama, tam da bu “havaları” yüzünden gerçekten soylu olmadıkları belli olur.
Kolej okul yıllarımda, Nadolsky’nin dışında, çevremde “tuhaf” kimseler tanımadım. İnanılmaz derecede başarılı öğrencilerimiz olurdu. Bunlara “dahi” gözüyle bakardım. Ama bu öğrencilerde tuhaflık söz konusu değildi. Hatta varlıkları, olmamız gerekenin simgesi gibiydiler: Örnek idiler. Hocalar arasında da, çok özel olanları vardı. Örneğin, Ortaokulda, nasıl motive etmişse, sınav kâğıtlarını dağıttıktan sonra sınıftan çıkıp giden ve bizlerin kopya çekmememizi sağlayan Amerikalı hocamız gibi. Ama bunlara “tuhaf” diyemiyorum, “özel” demeyi tercih ediyorum. (Yeğliyorum’u sevemedim!)
Nadolsky Robert Kolej’de jimnastik hocamızdı. Pyotr Wrangel’in Beyaz Ordu’sunda Lenin’in güçlerine karşı savaşmış bilirdik. Eskrim hocalığı da yapardı Kolejde. Bir ara Τürkiye milli takımını da çalıştırmıştı. Bu alanda Çarın da hocasıymış. Türkçesi biraz komikti. Ama çok severdik onun babacan halini. Cezası öğrenciyi sahanın etrafında koşturmaktı: “Or iki tur, or iki dimerit” (kötü not) diye bize alternatif de önerirdi. Biz de sallana sallana güya koşardık.
Ben onu tanıdığımda herhalde altmış yaşını çoktan aşmıştı. Başı bütünüyle keldi, gürbüz ve dinç dururdu. Ben de sporla ilgili olduğumdan arada sohbet ederdik. Bir tuhaflık sezerdim. Örneğin, koltuğunun altındaki kitabı sorduğumda Anatole France’ın La Rôtisserie de la reine Pédauque çıkmıştı. Bütün Kolej hocaları arasında acaba kaçı bu kitabı ve Fransızca okumuş olabilirdi sorusu gelmişti aklıma.

Beyaz Ordu’nun yenilgisinden sonra İstanbul’a gelişini anlatmıştı. Kızıl Ordu’ya karşı en ufak bir kötü söz etmedi. Bir satranç oyununda yenilenin sportmen davranışı gibiydi tutumu. Savaşmış ve yenilmişlerdi. İstanbul’da en başta tramvay raylarının yerleşmesinde rençper olarak çalışmıştı.
– İlk aldığım para ile bir sabun satın alıp yıkandım, demişti.
Yoksulluğunu gizlemek gereğini hiç duymadı, kendisinden böylesine emindi. Demek ki Rusya’dan ayrılırken yüklü paralar kaçırmayı da aklına getirmemişti. İnternetten 1925 yılında Robert Kolej’e hoca olarak alındığını okudum. Bir keresinde “yakın olduğumuzu” söylemişti.
– Senin Vespa’n var; benim de atım vardı, demişti. Sonra atı ile gezerken nasıl sele üstünden uzanıp bir çiçek kopardığını ve aşık olduğu kıza sunduğunu anlatmıştı.
Bu haberler de ilginizi çekebilir:
Bir sohbetimizde burjuvaları, yani orta sınıfı eleştirdiğimizi hatırlıyorum. İkimiz de bu insanları cahil, görgüsüz ve paraya düşkün sayıyorduk. Ama bir tuhaflık da seziyordum. Aynı şeyi söylüyor ama farklı bir şeyi ifade ediyor gibiydik. Bir süre sonra bir şeyleri anlamaya başlamıştım. Ben o yıllarda Marksist analize yatkındım ve “burjuvaları” işçi sınıfı yönünden bakıyordum. Nadolsky aynı sınıfa aristokrat açıdan bakıyordu.
Herhalde onun bakışı biraz eskiydi, Moliere’in bakışıydı; 1670 yılında Le Bourgeois gentilhomme piyesini yazmıştı: Yeni zengin burjuvanın nasıl aristokrat görünmeye özendiğini. Duyduğuma göre çok sonraları Sovyetler Birliği Konsolosluğu ondan protokol işlerini üstlenmesini istemişler. Köylüler ve işçiler doğal olarak bu alanda pek başarılı olamadılar.
Bana birkaç eskrim dersi de vermişti.
Sonraki Portre: Çevremdeki Tuhaf İnsanlar: Mehmet
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
