Melodram ve buhran – Sonunu hazırlayan medeniyet

Yanılmıyor Carter Brown. Devir, cilalı imaj ve benden sonra tufan devri… Bundandır ki, çikolata kutularından farksızdır kitap kapakları… Simli, gofreli, kısmi laklı… Hatta kokuluları bile mevcut. Öyle ya, parfüm kokan bir kitap, her şeyden evla!..  Telif ajansları, yazar menajerleri de cabası… Peki, niçin ve şimdi bu kadar talep görüyorlar?

Aykırı bir benzetmeyle denebilir ki, ‘tür sineması’nın muadilidir türlü türlü sınıflandırılmış roman…  Ve doğası gereği, eserler arasında benzer, ortak yönler bulunur; hatta bazen payda o kadar büyür ki, tek yumurta ikizlerini bile ayırt etmek daha kolay olur.

19. yüzyılla birlikte yerli yerine oturan ‘tür modelleme’si (genus / species), her ne kadar mutlak, uzlaşılmış bir içeriğe, biçime kavuşmamışsa da, ezberden söylediğimiz şarkılar kadar içselleştirilmiştir.

Zira, Adorno’nun da tanımladığı gibi, “kültür endüstrisinin kategorik buyruğu, artık özgürlükle hiçbir ortak yana sahip değildir.” Genel aidiyetlerle donatılı kişi, büyük çarkın dolaşıma sunduklarına, bunların “her an her yerdeliğine”, sonsuz görünen güçlerine, “bir refleks olarak” uyar.

Niçin mi?

Yine Adorno’dan hareketle söylersek, şundan: Eski olanla tanıdık olan yeni bir nitelikle birleşir. Bin yıllardır ayrı duran yüksek ve düşük sanat düzeyleri, her ikisinin de zararına bir araya gelmeye zorlanır. Böylece milyonların bilincini ve bilinçaltını yönlendirir. Kitleler birincil değil, ikincil role düşerler ve hesaplanabilir nesneler, makinenin tali parçaları olurlar. Özetle, Herbert Marcuse’nin ‘tek boyutlu insan’ına dönüşürler.

Paketleme süreci…

Geleneksel romana özgü anlatı yerlemleri (kişi-zaman-mekân), “zarar riski düşük” romanlar için de elzemdir. Ticari başarı, ancak “standart kalıpları” tekerrürle mümkündür. Egemen kültürün alt kültürlere kendi estetiğini dayatmak adına oluşturduğu bir “paketleme” sürecidir bu ve şablon basittir: tüketici kitlenin (okurun) alışkanlıklarını ezberle; beklentisel hazlarını doyur; sahip çıkabileceği bir şey ver (adı umut da olabilir, aşk da)… Hiç kuşkusuz kısa cümleler kurmak, aralara aforizmalar serpiştirmek, 400-500 kelimeyle yazmak, bazı kalıpları sık sık tekrarlamak da dahildir şablona.

Belli sığınaklara (din gibi, aşk gibi, servet/kariyer gibi) yönelen, lakin kesinlikle hiçbir şey söylemeyen açık ve net ifadeler, bir süre sonra okuru sersemletir, onda kaçış, eğlenme ve katarsis yumağı oluşturur; nihayetinde özgüven zırhları delinir ve egolarını tavaf için sabırsızlanırlar. Adaletsiz ve sefil dünyada, ruhen ve bedenen yaşadıkları mağduriyeti, başkalarının üzerinden giderirler. Abartarak söylemek gerekirse: Fetişist bir mantıkla uyumlulaşırlar.

Asıl tehlike ise öyle ya da böyle sınıflandırılmış metni, yine sınıflandırılmış insanlara sunma aşamasıdır, Bu da yayıncı-dağıtımcı-kitabevi (zincir market) üçgeninde öğütülür; “reklam”la, “halkla ilişkiler”le servis edilir.

Melodram ve buhran…

Bugün tanışmadı Türkiye, çoksatar yahut best-seller kitapla. Ahmet Mithat’tan Halide Edip’e, Oğuz Özdeş’ten Muazzez Tahsin’e onlarca yazar, yüzlerce roman girdi raflara. Hatta bazıları gümüş ekrana uyarlandı. Hitap ettiği kitle bir anda milyonlara ulaştı. Ancak içerik, üslup ve biçim, hiçbir zaman şimdiki kadar “sistem”e ayak uydurmadı, “hesaplanabilir nesne” (okur) üretimine yardımcı olmadı; araçsallaştırılmadı.

Amerika film endüstrisi savaş ve ekonomik buhran anlarında hep bir türe sarıldı: melodram! İnsanlığı altüst eden duyguları karikatürleştirip iyice yalınlaştırarak, her şeyi kalıplar halinde sunan bu tür, izleyiciye daima rastlantılar, karmaşık ilişkiler, birbirini takip eden acıklı ve sevinçli durumlar, basmakalıp karakterler ve mutlu son sundu. Kahraman yahut (sürpriz) kurtarıcıyı da hiç unutmadı. Amaç, hayatla/iktidarla zehirlenmiş ve isyanın eşiğine gelmiş bireylerin manen boşalmasını sağlamak, ıslah yahut tımar etmekti zira: yeniden tanımlanmış ahlaki ve kültürel değerler üzerinden dışgerçekliği kodladı; egemen ideolojiyi itinayla muhafaza altına aldı; iyi ile kötü, kadın bağlamında kadına kalıplarla anlatıldı. Mutlu başlayıp mutsuz biten tragedyanın tersine, acı hep sevinçle taçlandırıldı.

İşte tür romanının pek çok koluyla birebir örtüşen de buydu.

Para verdik, okuyalım…   

Alan G. Yates, yani “yaman hafiye Danny Boyd”un muharriri, nam-ı diğer Carter Brown, epeydir izahında zorlandığım şeyi, sanki günümüzde yaşamış gibi açıklar: “[…] bir matahı sattıran dış görünüş ve reklâmdır her şeyden evvel. Emin olun kitabı alan da parayı yazdığınız veya yazacağınız zırvalar için değil, kapakta görüp beğendiği cins-i lâtif için almış ve «Eh para verdik, okuyalım bakalım» zihniyeti ile okuma kararını vermiştir. Sizce bunun bir önemi olmamalı. Üzülüp hayâl kırıklığına uğramak, saçma ve yersiz. Unutmayın ki bir kitabın satılması damlaya damlaya göl olur lâfının doğrulanması demektir. Kitap ne kadar kötü olursa satış da o kadar yüksek olur. Neden mi? Kazık yeyip aldatıldığının farkına varan insanoğlu, aynı kazığı bütün hemcinslerinin de yemesini isteyeceğinden kitabınızı önüne geldiği yerde öteye beriye tavsiye edecektir.”

Yanılmıyor Carter Brown. Devir, cilalı imaj ve benden sonra tufan devri… Bundandır ki, çikolata kutularından farksızdır kitap kapakları… Simli, gofreli, kısmi laklı… Hatta kokuluları bile mevcut. Öyle ya, parfüm kokan bir kitap, her şeyden evla!..

Kitap metalaşıyor!

Hatırlıyorum da, Murathan Mungan’ın bir kitabı Taksim’de bir billboardu süslemişti de, kıyamet kopmuştu. “Kitap metalaşıyor!” naraları kaplamıştı gök kubbeyi… Derken radyo duyuruları girdi devreye. Televizyon ve sinema reklamları… Para karşılığı tanıtım yazıları yazanlar… Satışı artırmak amacıyla “sahacı”lara yemek ısmarlamalar, kullandığı aracın benzin parasını, oturduğu evin kirasını ödemeler… Çalışanlarını örgütleyip, birden fazla şubesi olan kitabevlerinden kitap aldırıp yüklü sipariş çekilmesini sağlamalar…

Telif ajansları, yazar menajerleri de cabası…

Artık kitap, endüstriyel bir üründür ve her bir dişlisi zaman içinde, üstelik eksiksizce oluş(turul)muştur.

Peki, 40’lı, 50’li yıllarda kek hamurundan cıvık Harlequin yahut chicklet tarzı aşk romanları bile böylesine yaygın değilken, niçin ve şimdi bu kadar talep görüyor? Bu talebi yalnız arz fazlalığıyla açıklamak doğru mu?

Sonunu hazırlayan medeniyet…

Christa Wolf, meşhur “Kassandra”sında der ki: “Kendi sonunu bu denli titizlikle planlayan ve bunun için […] gerekli zemini hazırlayan bir medeniyet […] hastadır, büyük ihtimalle beyninden rahatsızdır.”

Nasıl itiraz edilebilir ki Wolf’a, ülke şu manzaradayken: Sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel tüm değerler yerle bir… İnsanlar kaygılı, karamsar ve umutsuz… Ya işsiz yahut işi var, ama karnı doymuyor. İsyana kiminin gücü, kiminin ömrü yetmiyor… Aklı karışık… Doğuştan elde ettiği temel hak ve özgürlüklerin neredeyse hiçbirine sahip değil. Üniversiteler liseleşmiş; eğitimin içi boşaltılmış… Ülke, ne bir tarım ve hayvancılık ülkesi, ne de sanayi… Kimse kolluk güçlerine güvenmiyor; mümkünse, başının çaresine kendi bakıyor. Hukuka muhtaç olmamak için çırpınıyor. Gazeteciler, askerler, savcılar tutuklu… Dolayısıyla sığınabileceği kaleler azalıyor: Dizi ve roman… Elbette belli türden dizi ve roman…

Durum böyle olunca, kaçmak kaçınılmaz oluyor. Ve en sakin limanı diziler ve romanlar sunuyor.

Senaryosunu Zamyatin’in yazdığı “Ayaktakımı Arasında”nın (1936) yönetmeni Jean Renoir, benim tür romanı bağlamında bir türlü diyemediğimi, neyse ki tür sineması bağlamında pek güzel özetlemiş: “Westernlerdeki en harika şey, hepsinin aynı film olması. Bu yönetmene sonsuz bir özgürlük verir.”

O halde çok yaşa “auteur sinema” ve “yüksek edebiyat”!

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com