Post-apokaliptik korku sinemasının en etkili serilerinden biri olan 28 Gün Sonra (28 Days Later) evreninde geçen 28 Yıl Sonra (28 Years Later: The Bone Temple), vizyona güçlü eleştirilerle girdi. Film, özellikle atmosferi, oyuncu performansları ve serinin ruhunu güncelleyen anlatımıyla eleştirmenlerden olumlu notlar aldı.
Rotten Tomatoes ve Amerikan basınındaki ilk değerlendirmelere göre, filmin yönetmeni Nia DaCosta, serinin nihilist tonunu korurken daha karakter odaklı bir anlatı kurmayı başarmış görünüyor. Başrollerde yer alan Ralph Fiennes ve Jack O’Connell’ın performansları, eleştirilerde özellikle öne çıkarılıyor. Film, “serinin mirasına saygılı ama nostaljiye yaslanmayan” bir devam halkası olarak tanımlanıyor.
Ancak eleştirmen övgüsü, açılış gişesine aynı ölçüde yansımış değil. ABD ve uluslararası pazarlardaki ilk hafta sonunda 28 Yıl Sonra’nın yaklaşık 30 milyon dolar civarında bir hasılat elde ettiği bildiriliyor. Koimoi’de yer alan bilgilere göre; bu rakam, filmin bütçesi ve serinin kült statüsü dikkate alındığında sektör beklentilerinin altında kaldı.
Sektör yorumcularına göre bu tablo, son dönemde sıkça karşılaşılan bir eğilimi yeniden gündeme getiriyor: eleştirmenlerle gişe arasındaki kopuş. Özellikle korku ve bilimkurgu türlerinde, olumlu eleştirilerin artık otomatik olarak gişe başarısına dönüşmediği; izleyici kararlarının fragman, sosyal medya etkisi ve sinema salonu alışkanlıklarıyla daha doğrudan şekillendiği belirtiliyor.
28 Yıl Sonra’nın önümüzdeki haftalarda nasıl bir seyir izleyeceği, filmin uluslararası pazarlardaki performansına ve ağızdan ağıza yayılacak etkiye bağlı olacak. Film, şimdilik eleştirmen cephesinde kazanmış, gişe cephesinde ise sınavını sürdürür durumda.
“28” evreni, modern korku sinemasında zombi anlatısını kökten dönüştüren bir kırılma noktası olarak kabul edilir. Serinin başlangıcı olan 28 Days Later (28 Gün Sonra), 2002 yılında yönetmen Danny Boyle ve senarist Alex Garland imzasıyla gösterime girdi. Film, klasik zombi mitolojisinden ayrılarak “ölü” değil, öfke virüsüyle enfekte olmuş yaşayan bedenler fikrini merkeze aldı. Dijital kamerayla çekilen görüntüler, boşaltılmış Londra sokakları ve hız duygusu, korku sinemasına yeni bir estetik kazandırdı.
Bu haberler de ilginizi çekebilir:
28 Gün Sonra’nın asıl etkisi, korkuyu yalnızca yaratıklardan değil, toplumsal çöküşten üretmesiydi. Film, salgın sonrası dünyayı bir aksiyon alanı olmaktan çok, ahlaki ve psikolojik bir enkaz olarak ele aldı. Bu yaklaşım, filmi bir tür korku filmi olmaktan çıkarıp varoluşsal bir felaket anlatısına dönüştürdü ve geniş bir izleyici kitlesiyle güçlü bir bağ kurmasını sağladı.
Serinin ikinci halkası olan 28 Weeks Later (28 Hafta Sonra), yönetmen koltuğunda Juan Carlos Fresnadillo ile daha büyük ölçekli bir anlatı sundu. Film, ilk yapımın yarattığı yıkımın “kontrol altına alındığı” iddiasını sorguladı ve askeri düzen, karantina bölgeleri ve güvenlik fantezileri üzerinden yeni bir felaket katmanı ekledi. Açılış sahnesi, bugün hâlâ modern korku sinemasının en sarsıcı sekanslarından biri olarak anılıyor.
Serinin üçüncü halkası 28 Years Later (28 Yıl Sonra), bu mirası günümüze taşırken, evrenin neden sevildiğini de yeniden hatırlatıyor: “28” filmleri, korkuyu yalnızca bulaşıcı bir virüs değil, insanın kriz anındaki dönüşümü üzerinden anlatıyor. Bu yüzden seri, kült statüsünü yıllar içinde kaybetmek yerine derinleştirerek koruyor.
Son yıllarda sinema dünyasında sıkça karşılaşılan bir olgu dikkat çekiyor: eleştirmenlerce övülen filmler gişede beklenen karşılığı bulamazken, sert eleştiriler alan yapımlar büyük hasılatlara ulaşabiliyor. Bu eleştirmen–gişe makası, birkaç temel nedene dayanıyor.
İlk neden, izleme alışkanlıklarının dönüşmesi. Eleştirmenler hâlâ anlatı, estetik ve tür içi yenilik üzerinden değerlendirme yaparken, geniş izleyici kitlesi kararını çoğu zaman fragman etkisi, sosyal medya algısı ve “ilk hafta” yorumları üzerinden veriyor. Bu durum, filmin eleştirel değerinden çok, ilk izlenim gücünü öne çıkarıyor.
İkinci neden, franchise yorgunluğu ve seçici izleyici davranışı. Devam filmleri ve geniş evren anlatıları, sadık bir çekirdek kitleye hitap etse de, genel izleyici artık her halkayı “mutlaka izlenmesi gereken” bir olay olarak görmeyebiliyor. Bu da özellikle eleştirmenlerin sevdiği ama pazarlama açısından daha temkinli sunulan filmlerin gişede zorlanmasına yol açıyor.
Son olarak, salon deneyiminin pahalılaşması ve seyircinin risk almaktan kaçınması da bu makası büyütüyor. İzleyici, sinema bileti için harcayacağı zamanı ve parayı daha “garanti” deneyimlere ayırma eğiliminde. Eleştirmenlerce övülen ama ton olarak karanlık, ağır ya da alışılmadık filmler ise bu denklemde dezavantajlı kalabiliyor.
Bu nedenle eleştirmen–gişe ayrımı, artık bir çelişkiden çok, çağdaş sinema ekonomisinin olağan bir sonucu olarak görülüyor.
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
