Berlin Film Festivali bu yıl da politik alt metinlerle örülü filmleriyle konuşulurken, yarışma seçkisinde öne çıkan yapımlardan biri Karim Aïnouz’un yeni filmi Rosebush Pruning oldu. Brezilyalı yönetmen, aile içi güç mücadelelerini ve ataerkil yapının gündelik hayattaki izdüşümlerini stilize bir anlatım diliyle beyazperdeye taşıyor.
Reuters’a göre film, klasik melodram unsurlarını bilinçli biçimde abartarak neredeyse operatik bir absürtlüğe yaslanıyor; bu tercih hem estetik hem de politik bir mesafe yaratıyor. Aïnouz, Berlinale’de yaptığı açıklamada, hikâyenin “aileyi bir mikro iktidar laboratuvarı” olarak ele aldığını ve karakterlerin çatışmalarını bilinçli bir teatral gerilim içinde kurduğunu belirtti.
Film, festivalin son yıllarda güçlenen tematik yönelimiyle de örtüşüyor. Göç, toplumsal cinsiyet, kuşak çatışması ve iktidar ilişkileri gibi meseleler, Berlin seçkisinde giderek daha görünür hâle geliyor. Rosebush Pruning, bu çerçevede kişisel olan ile politik olan arasındaki sınırın nasıl geçirgenleştiğini gösteren bir örnek olarak değerlendiriliyor.
Bu haberler de ilginizi çekebilir:
Eleştirmenler için asıl soru, Aïnouz’un stilize anlatımının duygusal mesafeyi derinleştirip derinleştirmediği. Film, Berlinale’deki ilk gösterimin ardından hem estetik cesareti hem de anlatı tercihi nedeniyle yoğun tartışma yarattı.
Operatik absürtlük, dramatik çatışmaların bilinçli bir abartı, yoğun jest dili ve yüksek duygusal tonla sahnelenmesiyle ortaya çıkan estetik bir anlatım biçimidir. “Operatik” sözcüğü burada yalnızca müzikal formu değil, duygunun yükseltilmiş temsilini; “absürtlük” ise mantıksal sürekliliğin yer yer kırıldığı, gerçekliğin teatral biçimde esnetildiği bir alanı işaret eder. Bu yaklaşımda karakterler doğal davranmaz; duygular neredeyse sahneye “ilan edilir”.
Sinema tarihinde bu estetiğin izleri, melodramın bilinçli biçimde stilize edildiği örneklerde görülür. Örneğin Dogville, gerçekçi dekor yerine tiyatral boşluk kullanarak dramatik gerilimi soyut bir zemine taşır. The Bitter Tears of Petra von Kant ise duygusal yoğunluğu neredeyse operatik bir yükselişle kurar. Operatik absürtlükte amaç, hayatı taklit etmekten çok, onun duygusal çekirdeğini büyüterek görünür kılmaktır. Bu nedenle anlatı, gerçekliğe mesafe alır; seyirciyi hem içine çeker hem de bilinçli biçimde dışarıda tutar.
Göç, sinemada yalnızca bir yer değiştirme hikâyesi değildir; sınırların, kimliğin, aidiyetin ve bellek kırılmalarının dramatik bir sahnesidir. Kamera çoğu zaman yola düşen bedenleri izler; oysa asıl anlatılan, geride bırakılan hayatın ağırlığı ve varılacak yerin belirsizliğidir. Modern sinema, göçü kimi zaman belgesel gerçekçiliğiyle, kimi zaman ironik bir mesafeyle, kimi zaman da çıplak bir trajedi olarak ele alır. Aşağıdaki filmler, bu çok katmanlı deneyimi estetik ve politik derinliğiyle beyazperdeye taşıyan güçlü örnekler arasında yer alır.
1. In This World (Bu Dünyada)
Michael Winterbottom’un yarı-belgesel anlatımı, Afgan mültecilerin Avrupa yolculuğunu neredeyse tanıklık estetiğiyle izler.
2. The Golden Dream (La jaula de oro / Altın Kafes)
Meksika’dan ABD’ye doğru yola çıkan gençlerin hikâyesi, göçü hem umut hem de kırılganlık üzerinden anlatır.
3. Mediterranea (Akdeniz)
İtalya’ya ulaşmaya çalışan Afrikalı göçmenlerin deneyimi, Avrupa’daki yabancılaşma ve ırkçılık bağlamında ele alınır.
4. The Other Side of Hope (Umutun Öteki Yüzü)
Aki Kaurismäki’nin sade ve ironik anlatımı, Suriyeli bir sığınmacının Finlandiya’daki tutunma çabasını insani bir perspektifle aktarır.
5. Fire at Sea (Denizde Ateş)
Gianfranco Rosi’nin belgeseli, Lampedusa adasında gündelik hayat ile göç trajedisini aynı kadrajda buluşturur.
Bu filmler, göçü yalnızca bir coğrafi hareket olarak değil; kimlik, aidiyet, bellek ve sınır deneyimi olarak ele alan güçlü örneklerdir. İsterseniz bu listeyi “Avrupa sinemasında göç” ya da “belgesel sinemada göç temsili” gibi daha dar bir çerçevede de derinleştirebiliriz.
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
