Fransa’da kitap raflarında siyasi gerilim: Sarkozy ve Bardella yayıncıları böldü

Fransa’da sağ siyasetçilerin kaleme aldığı kitapların yüksek satış rakamları, bağımsız kitapçılar arasında tartışma yarattı. Ticari başarı ile etik sorumluluk arasındaki denge yeniden gündemde.

  • ü
  • 28 Ocak 2026
  • ü
  • Kültür

Fransa kitap piyasası, son haftalarda edebiyat dışı bir tartışmayla çalkalanıyor. Eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile aşırı sağcı Ulusal Birlik partisinin lideri Jordan Bardella imzalı kitapların beklenmedik satış başarısı, ülke genelindeki kitapçıları zor bir tercihle karşı karşıya bıraktı.

Le Monde’a göre bu kitaplar, yüz binleri bulan satış rakamlarıyla haftalardır çok satanlar listelerinin üst sıralarında yer alıyor. Talebin bu denli yüksek olması, özellikle bağımsız kitapçıları ticari olarak bu eserleri raflara koymaya zorlarken, aynı zamanda düşünsel ve etik bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.

Bazı kitapçılar, siyasi içerikli bu eserleri satmanın “okur talebine cevap vermek” anlamına geldiğini savunurken; bazıları ise kitapçıların yalnızca nötr birer satış noktası değil, kültürel bir duruşa sahip mekânlar olduğunu vurguluyor. Tartışmanın merkezinde, kitapçılığın piyasa dinamikleri ile entelektüel sorumluluğu arasındaki gerilim yer alıyor.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

 

Söz konusu kitaplar, anı, siyasal analiz ve kişisel anlatı türleri arasında konumlanıyor. Özellikle Bardella’nın kitabı, Fransa’da yükselen sağ popülizmin okur nezdindeki karşılığını görünür kılan bir gösterge olarak değerlendiriliyor. Sarkozy’nin kitabı ise geçmiş iktidar deneyimlerinin yeniden yorumlanması üzerinden geniş bir okur kitlesine ulaşıyor.

Uzmanlara göre bu tablo, Fransa’da kitap pazarının yalnızca edebi eğilimleri değil, toplumsal ve siyasal iklimi de doğrudan yansıttığını ortaya koyuyor. Kitapçıların yaşadığı ikilem ise kültür endüstrisinin, siyasi kutuplaşma dönemlerinde nasıl bir rol üstleneceği sorusunu yeniden gündeme taşıyor.

Neden Siyasi, Magazin ve Kişisel Gelişim Kitapları Rafları İstila Ediyor?

Son yıllarda kitap raflarında gözlenen dönüşüm, yalnızca Fransa’ya özgü bir durum değil; Avrupa’dan Amerika’ya, Türkiye’den Latin Amerika’ya kadar pek çok ülkede benzer bir eğilim dikkat çekiyor. Siyasi anılar, polemik kitapları, magazin figürlerinin kişisel anlatıları ve “kendini gerçekleştir” eksenli kişisel gelişim yayınları, edebi üretimin önüne geçerek görünürlük kazanıyor.

Bu durumun ilk nedeni, okurun belirsizlik dönemlerinde bilgi değil, yön duygusu araması. Siyasal krizler, ekonomik dalgalanmalar ve toplumsal kutuplaşma arttıkça, okur edebiyattan ziyade “olan biteni açıklayan”, hatta çoğu zaman basitleştiren metinlere yöneliyor. Siyasi figürlerin kitapları bu boşluğu dolduruyor; okur, karmaşık dünyayı tek bir sesin rehberliğinde anlamlandırmaya çalışıyor.

İkinci neden, yayıncılık ekonomisinin kırılganlığı. Bağımsız kitapçılar ve orta ölçekli yayınevleri için hızlı dönen, medyada görünür, “haberi olan” kitaplar hayatta kalma aracı hâline geliyor. Bir politikacının ya da ünlü bir ismin kitabı, edebi değerinden bağımsız olarak, dağıtımcıyı, kitapçıyı ve zincir mağazayı rahatlatan bir ürün işlevi görüyor. Bu da rafların, uzun soluklu edebiyat yerine kısa vadeli ilgi çeken başlıklarla dolmasına yol açıyor.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

 

Üçüncü ve daha derin bir neden ise okuma pratiğinin dönüşmesi. Günümüzde kitap, giderek bir “deneyim” ya da “araç” olarak tüketiliyor. Kişisel gelişim kitapları, okura hızla uygulanabilir çözümler vaat ederken; magazin ve siyasi kitaplar, okuma eylemini düşünsel bir çabaya değil, gündemi takip etmenin bir uzantısına dönüştürüyor. Edebiyat ise zaman, sabır ve sessizlik talep ettiği için geri plana itiliyor.

Fransa örneğinde dikkat çekici olan nokta, bu eğilimin entelektüel geleneği güçlü bir ülkede dahi belirginleşmiş olması. Bu da meselenin yerel değil, küresel bir yayıncılık sorunu olduğunu gösteriyor. Rafları dolduran kitap türleri değişse de, temel mesele aynı: Kitap artık yalnızca bir kültür nesnesi değil, aynı zamanda hızlı tüketilen bir gündem ürünü.

Bu tablo içinde çocuk kitapları, nitelikli edebiyat ve uzun soluklu yayıncılık ise başka bir yerde duruyor: Satış hızından çok zamanla kurulan bağa yatırım yapan, hemen değil ama kalıcı okur yetiştiren bir alan olarak. Belki de bu yüzden, rafların “istila” edildiği dönemler, bu tür yayıncılığın değerini daha da görünür kılıyor.

“Edebiyat Bitti” mi? Yoksa anlayış mı değişti?

“Artık Thomas Mann gibi, Fyodor Dostoyevski gibi, Honoré de Balzac gibi yazarlar yetişmiyor” yargısı, edebiyat tarihinin neredeyse her kuşağında tekrar edilen bir yakınma biçimi. Bu cümle, çoğu zaman edebiyatın bittiğine değil, okuma ve yazma rejiminin köklü biçimde değiştiğine işaret ediyor.

Öncelikle şu ayrımı yapmak gerekiyor: Konu bitmedi, insan bitmedi, çelişki bitmedi. Dolayısıyla edebiyatın hammaddesi de bitmedi. Değişen şey, bu hammaddenin nasıl işlendiği. 19. yüzyılın büyük romanları, uzun zamanlara yayılan, toplumu bir bütün olarak kavramayı amaçlayan anlatılardı. Balzac’ın “insanlık komedyası” ya da Dostoyevski’nin ahlaki uçlara bakan romanları, merkezî anlatıcı, derin karakter çözümlemesi ve uzun soluklu yapı üzerine kuruluydu.

Bugün ise edebiyat, daha parçalı bir dünyaya yanıt veriyor. Büyük anlatılar yerini mikro hikâyelere, kırık zamanlara, tekil deneyimlere bıraktı. Bu durum, edebiyatın küçülmesi değil; odak değiştirmesi olarak okunmalı. Modern ve çağdaş yazarlar, artık “toplumun tamamını” anlatma iddiası taşımıyor; bunun yerine, kırılgan bireysel deneyimler üzerinden çağın ruhunu yakalamaya çalışıyor.

Bir diğer mesele de kanon meselesi. Mann, Dostoyevski ve Balzac gibi yazarlar, kendi dönemlerinde bugünkü “klasik” statüsüne sahip değillerdi. Birçoğu tartışmalı, hatta dönemsel olarak dışlanmış yazarlardı. Bugün “büyük yazar yok” denmesinin nedenlerinden biri, çağdaş edebiyatın henüz zamansal süzgeçten geçmemiş olması. Kimin kalıcı olacağını, kimin silineceğini henüz bilmiyoruz.

Son olarak, algıyı bozan bir unsur daha var: piyasa gürültüsü. Günümüzde edebiyat, kişisel gelişim, magazin ve politik polemik yayınlarıyla aynı rafta, aynı hız rejimi içinde var olmaya zorlanıyor. Bu da edebi üretimin görünürlüğünü azaltıyor; yoksa üretimin kendisini değil.

Dolayısıyla soru “edebiyat bitti mi?” değil; “Edebiyatı nasıl, nereden ve ne beklentiyle okuyoruz?” olmalı. Büyük roman geleneği sona ermiş olabilir; fakat edebiyat, her zaman olduğu gibi, çağın biçimini alarak yoluna devam ediyor. Değişen, edebiyatın özü değil; onunla kurduğumuz ilişki.

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER