Yazar Ahmet Turan Alkan’ın dün yaşama veda ettiği haberini kamuoyuna duyuran siayset bilimci Mümtaz’er Türköne, 50 yıldan uzun zamandır tanıdığı Alkan’ı ve ona dair düşüncelerini yazdı.
Medyascope sitesinde yayımlanan yazısında, yazarın 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra tutuklanıp cezaevinde 22 ay geçirmesini, o süreçte yaşadıklarını ve tahliyesinin ardından yaşananları aktardı. Alkan’ın hayata ve her şeye küstürüldüğünü söyleyen Türköne, yazarın “Sağ Yanım” adıyla bir roman yazdığını da vurguladı.
Mümtaz’er Türköne’nin yazısı şöyle:
“Ahmet Turan Alkan: “Küsmüş adam”ın son yolculuğu
Beynimin içi cam kırıklarıyla dolu.
Aradan tam 52 koca yıl geçmiş.
Fakülte yıllarında tanıdığım ilk günden beri onun camdan bir fanusun içinde, ipeklere sarılıp, yağmurdan rüzgârdan korunması, her türlü nazına cefasına katlanılması gereken bir adam olduğunu düşünürdüm. Site Yurdu’nda 3. Blok’un 2. Katı’ndaki yurt odasındaki muhabbetlerde kalem zevkini, ara ara çaldığı sazıyla türkülerin büyüsünü tattırırdı bize. Aynı yaşlarda olmamıza rağmen hepimizin üstadıydı; çünkü bize ancak uzaktan tanıdığımız, büyüleyici bir dünyayı göstererek rehberlik ederdi. Kavganın olmadığı bir dünyayı tanımak bile müthiş bir kazançtı bizim için. Çevremizde onun yaptığını yapan, bize yol gösteren, yordam öğreten ondan başka hiç kimse yoktu.
Hüda-i nabitti. Bize de kendi kendimizi yetiştirebileceğimizi öğretti.
Tam sanatçı kıvamında, ince ruhlu, kırılgan, hayata karşı çocuk kadar saf bir adamdı. İçinde kendisini sürekli dürten bir çocukla beraber yaşadığını, kaleminden çıkan birkaç metni okuyanlar hemen anlar. Şu eğreti, itici, fesat dolu dünyaya, o çocuğun elleriyle açtığı küçük aralıktan bakar, gördüklerini şaşırtıcı derecede olgun bir Türkçe ile anlatırdı. Hayata ve insana dair yakaladığı ayrıntılar inanılmazdı. Yazdıklarına sinen ironi, engin mizah duygusu o çocuğun eseriydi; duru, saf, sevimli ve eğlenceli. Gürül gürül akan Türkçesi, kıvrak dili ve üslubuyla elinize aldığınız kitaplarından hiçbirini son sayfasına kadar okumadan bırakmanıza izin vermezdi. Zihninizi, hayal dünyanızı yumuşak dokunuşlarla esir alırdı.
O çocuğun hayal dünyasından beslenen olağanüstü Türkçesi ile anlattığı hikâyeler arasında bizim de hiç olmazsa bir miktar saf ve temiz kalmamızı sağladı. Bıyıkları yeni terleyen bir delikanlı, üstelik kanı kaynayan, kavga arayan serseri bir genç olarak Üstad ile çok erken çağda karşılaşmamış olsaydım, yazmaya, düşünmeye merak sarar mıydım? Bilmiyorum. Bildiğim, cömert dostluğuna, tevazu yüklü ilgisine ve dikkatli eleştirilerine çok şey borçlu olduğum.
Türkçe’nin yaşayan en büyük ustalarından biriydi. Kendini ve ele aldığı konuyu aşan, okuyana dil zevki aşılayan bir yazar kolay çıkmaz. Dilini düzeltmek istediğiniz gençlere üstadın kitaplarından birini tereddüt etmeden tavsiye edebilirsiniz. Sonuç, en kestirme yoldan sizi şaşırtacaktır.
İşte bu adam, kalemini uzun süre önce toprağa gömdükten sonra, dün narin bedenine de veda ederek aramızdan ayrıldı. Kendine, herkese, her şeye küsmüş olarak hayata veda etti. Beynimi acıtan işte o, yıllar önce paramparça olan camdan fanusun kırıkları.
Beraber yargılandık. Beraber yattık. 22. ayın sonunda o tahliye olduktan sonra cezaevi bana o kadar geniş ve ferah gelmişti ki.
Kavgadan hiçbir zaman kaçmadım; bu yüzden bana yapılanların hepsini “kavgada yumruk sayılmaz”, “demirden korkan trene binmez” diyerek affetmeye, hatta hoş görmeye hazırım. Kafa tuttum, boyumun ölçüsünü aldım.
Ahmet Turan Alkan bir kavganın içinde değildi, kavga adamı hiç değildi; bunu bile fark edemediler. Ne için yargıladıklarını, ne için hapse tıktıklarını bile bilemediler. Sorsanız, anlatsanız, anlasalar “kurunun yanındaki yaş” diye mazeret bulurlar.
Dönemin muktedirlerinin Ahmet Turan Alkan’ı hayata küstüren tezgâhlarını, kibirli, küstah eziyetlerini asla affetmeyeceğim. Çünkü onlar, Türkçenin tertemiz pınarlarından birini kuruttular. Narin ve hassas bir adama anlamsız ve gereksiz yere ağır bir zulmü yaşattılar.
Düşünen, yazan adamına bu kadar eziyet eden başka bir ülke var mı? Tek başına Ahmet Turan Alkan’ın başına gelenler, asırlardır süren bu trajedinin en canlı örneği olarak bellenmeli. Aynı duru Türkçe ile yazan Sabahattin Ali’den başlayıp uzun bir liste çıkarabiliriz.
Cezaevinden çıktıktan sonra içine kapandı. Hayata ve her şeye küsmüş. Ben çıktıktan sonra durumunu kavradım, açmaya çalıştım, zorladım. Yazmaya teşvik ettim. “Beraber bir nehir söyleşisi kitabı çıkaralım” diye, ilgisini çekeceğini umduğum bir teklifte bile bulundum. “Düşüneceğim” deyince umutlandım. Bir hafta sonra telefonuma tek kelimelik bir mesaj geldi: “N’ayır”.
“Sağ Yanım” ismiyle bir kitap yazmış. Bana göstermedi. İnşallah çocukları bastırır.
Düşünen Siyaset’in “Ölüm” dosyası yaptığı Mayıs 1999 sayısında Ahmet Turan Alkan’ın “Bir ‘Düğün Gecesi’ Denemesi” başlıklı yazısını kendi ölümü için, o çocuksu saflığı yansıtan ironik bir maksim olarak okuyabilirsiniz. “Düğün gecesi” dediği “Şeb-i Aruz”dan, yani ölümden başkası değil.
“Drama devam ediyor. Her nesil, asla Tanrılaşamayacağını kendi tecrübeleriyle öğrenmek “zevk”inden vazgeçmiyor. Tıbbi analistler, biyolojik perspektif üzerine yoğunlaştırdıkları özel dikkatle ölümün biyolojik ve mekanik süreçlerini parçalara ayırarak temel hücre bazında sürekliliği hangi faktörün engellediğini tanımaya çalışıyorlar. Yedek organ endüstrisi, gen mühendisliği, kozmetik sanayii, sağlıklı ve uzun bir ömrün gerekleri için ayrılan fonlar, şimdilik silahlanma giderleriyle edilemeyecek kadar küçük görünse bile, bir önceki yüzyıla oranla dev rakamlara ulaştı ve bu arada insan ömrünün ortalamasında kayda değer artışlar da kaydedildi. Bu, işin dramatik tarafı; dramatik aksiyona bel bağlayanlar ise hep trajik bir âkıbetle karşılaşıyorlar.
Hala ölüp duruyoruz”.
•••
Ölüm hakkında her yazı, fazlaca çiğnenmiş olmanın tatsızlığı yüzünden “beylik” nitelikler taşımaya mahkûm gibi görünüyor bana. Bu düşünce temrinine sonuna kadar katlananlar netice itibarı ile kendi temrinlerini zeminleştirmeye medâr olacak şeyler bulabilirlerse sevinirim. Ölüm fikrine ne şekilde yaklaşmış olursak olalım, bu satırların yazarı da, okuru da sırayla uzun bir yolculuğa çıkarak, “Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan/ Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan/ Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece” de buluşacaklar.
Bu haberler de ilginizi çekebilir:
Bu kaçınılmaz ve dönülmez seyahatte ancak yol arkadaşlarımızı ve yol düşüncelerimizi belirlemek hakkına sahibiz. Hep yalnız oluruz; ben kendi nefsime bu yolculuktaki yol arkadaşlarımın “öbür taraf”ı ciddiye alan insanlardan olmasını tercih ederim.
Hepinize iyi yolculuklar.”
Ne denebilir ki?
Üstad, sana da iyi yolculuklar.
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
