Fotoğraflar: Selahattin Sevi
1996 yılında genç bir gazetecilik öğrencisiydim. Dersler görece kolaydı, hayat ise her zamanki gibi zordu. Kitaplarla haşır neşir olmak ise tarifsiz bir keyifti. Tanpınar’ın Beş Şehir’ini okumuş, Ahmet Turan Alkan’ın Altıncı Şehir’ine yeni başlamıştım. Kitaptaki Türkçe öyle bir Türkçeydi ki, su gibi akıyordu. Üç Noktanın Söylediği, Yatağına Kırgın Irmaklar derken, bu söz ustasına hayran olmamak mümkün değildi.
O yıllarda Ahmet Turan Alkan Sivas’ta yaşıyordu. LM marka sigarasını ağızlıkla içtiğini duyuyorduk.
Serde gençlik var ama ciğerimiz zayıf… “Üstat içiyor” diye bir ağızlık alıp birkaç paket LM tüttürmüşlüğüm bile oldu.
1997 yılında, imkânsızlıklar içinde ama büyük heveslerle, eski bir dostla Karadeniz’e doğru yola çıktık. O da benim gibi bir Ahmet Turan Alkan hayranıydı. Hatta bu hayranlığı biraz abartıp, marjinal Müslüm Gürses hayranları gibi, Alkan’ın kitaplarını okudukça üstümüz başımızı parçalayacakmış gibi yaparak sevgimizi gösteriyorduk.
Yola çıkmadan önce, “Acaba yol üstündeki Sivas’a uğrasak da üstadın bir elini mi öpsek?” diye düşünmüştük. Sonra cebimizde beş kuruş olmadığını fark edip, bunu başka bir sefere bıraktık.
Fırından ekmek alarak, Uzungöl’de balık tutarak geçen kamp günlerimizin belki de en güzeli, deli gibi yağan bir yağmurun ardından yaşandı. Çadırımızın önünden bir siluet geçti… O an fark ettik: Ahmet Turan Alkan’dı bu.
Hayalini bile kuramayacağımız bir şey gerçek olmuştu. Biz “Acaba gidip selam mı versek?” diye düşünürken, üstat ayağımıza kadar gelmişti. Paldır küldür çadırdan fırlayıp yanına koştuk, kısa ama unutulmaz bir sohbet ettik. Her şey sanki bir rüya gibiydi; sanki biri bizimle “Hadi biraz şunlarla eğlenelim” diyerek şakalaşıyordu.

Ahmet Turan Alkan ile bir Amerika seyahatinde…
Derken Ahmet Turan Alkan bizi akşam yemeğine, kaldığı otele davet etti. Menü geldiğinde, “İstediğinizi söyleyin” dedi. Gençtik, açtık. Halimizi anlamış olacak ki “Şimdi bir tur daha yapıyoruz” diyerek bizi yeniden sipariş vermeye teşvik etti. Sonrası gece yarılarına kadar süren sohbet, muhabbet…
Seyahat bittiğinde, uzun süre kendime şu soruyu sordum: “Gerçekten bunlar yaşandı mı?” Sonrasında e-postalarla haberleştik. Ama o yağmur, o çadır, o akşam yemeği… Hayatımda hep yerli yerinde durdu.
Bazı anlar vardır; insanın gençliğine, okuduklarına ve hayranlıklarına küçük ama kalıcı bir not düşer. Bu da onlardan biriydi.
Üstadın vefat haberini, sabah işe gitmek üzere evden çıkarken aldım. “İçim cız etti” derler ya, tam olarak öyle oldu. Uzun yıllardır kendisini uzaktan takip ediyordum. Kendisine yapılan haksızlıklar içime hiçbir zaman sinmedi ama elimden de bir şey gelmedi. Bir iki kez selam ilettim; ulaşıp ulaşmadığını ise hiç bilemedim.

Bu haberler de ilginizi çekebilir:
Gönül isterdi ki cenazesine katılabileyim ve imam “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye sorduğunda, “Acaba o bize hakkını helal etti mi?” diyerek karşılık vermeyi…
Güle güle git, sert sessiz harfleri söylemeyen güzel insan.
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
