Transatlantik ittifak buzdağına mı çarptı?

Transatlantik ittifak dün gece buzdağına çarpmadı; son anda dümeni kırdı ve sıyırdı. Fakat bu, geminin artık buzlu sularda seyrettiği gerçeğini değiştirmiyor.

Donald Trump, Davos Zirvesi'ne katıldı. (FOTOĞRAF: FABRICE COFFRINI / AFP)

10 Nisan 1912’de RMS Titanic, İngiltere’nin Southampton limanından demir alıp Atlantik’e açıldığında, sanayi devriminin ve çağının zenginliğinin gururunu üzerinde taşıyordu. “Batmaz gemi” anlatısı daha ilk günden bir efsaneye dönüşmüş; kaptanın “bu geminin batmayacağı/batırılamayacağı” yönünde sözler söylediği, hatta kimi anlatılarda bunu daha büyük bir özgüvenle dile getirdiğinin ifade edildiği yıllarca konuşulmuştu. Maalesef Titanik’in hazin sonu hepimizin malumu. Bir buzdağı, tek başına yalnızca bir buz kütlesi değil; aşırı özgüvenin, ölçüsüz gururun ve koşulları küçümsemenin sessiz ama ölümcül bir hatırlatmasıydı.

Bugün Transatlantik ittifakı da benzer bir sahnede, buzlarla çevrili Arktik gündeminin ortasında, sanki bir buzdağına doğru ilerleyen devasa bir gemi gibi. Yaklaşık 80 yıldır büyüyerek gelen, askeri gücü, ekonomik hacmi ve kurumsal ağırlığıyla uluslararası düzenin ana omurgası kabul edilen bu ittifakın dümeninde ise her ne kadar eşit ülkeler arası bir ortaklık gibi görünse de fiilen ABD’nin ağırlığı belirleyici olmuştur. Şimdi o dümenin başında, çıraklık olarak nitelendirilebilecek  ilk döneminde sistemin teamüllerini sınayarak ilerlemiş; aradaki kalfalık dönemi olarak görülebilecek ‘eskı başkan’ yıllarında siyasi gerilimleri biriktirerek ve tabanını konsolide ederek geri dönmüş; ikinci döneminde ise Washington’ın kurumlarına daha hâkim, kararlarını daha sert ve daha radikal biçimde uygulayan, ustalık dönemini yaşadığını düşünen, özgüveni ve kibri zirvede bir lider olarak Donald Trump bulunuyor.

Tam da bu nedenle Davos 2026’daki tablo tesadüf değildi. Trump, ikinci döneminin birinci yılının sonunda hem buzlarla kaplı Grönland üzerinden hem de karlı dağların ortasındaki Davos sahnesinde, Transatlantik ittifakı adeta “tam yol ileri” bir buzdağına doğru sürüklüyordu. Zirvede liderler sırayla konuştu; en son konuşmayı Trump yaptı. Ne var ki gündemin ağırlık merkezi daha baştan ondaydı. Çünkü Trump, Davos’a gelmeden önce de Grönland dosyasını büyütmüş, talebini haftalardır yüksek sesle dile getirmiş, krizin geleceğini adeta ilan etmişti.

Trump’ın yaklaşımındaki ilk sorun yalnız içerik değil, dil ve zihniyet uyuşmazlığıydı. Modern uluslararası düzenin özellikle Birleşmiş Milletler şemsiyesi altındaki son 80 yılda oturttuğu anlayışta egemen toprak, pazarlıkla alınıp satılacak bir meta değildir. Oysa Trump, Grönland konuşmalarında devletler hukukunun kelimelerini değil; bir iş insanı refleksiyle şirket satın alır gibi konuşmayı tercih etti. Bu tavır, kimi tarihsel örnekler (örneğin Alaska’nın satın alınması) hatırlansa bile, bugünün uluslararası hukuk ve meşruiyet zemininde son derece sıra dışı duruyor. Üstelik Trump bunu, gayrimenkul hukukunun sahiplik diline yakın bir üslupla ifade etti; sanki devletler arası ilişkiden değil, bir mülk devrinden bahsediyordu.

Davos’taki çıkışlarında Trump iki ana hatta başlık üzerinde durdu. Birincisi, Arktik’in enerji hatları, lojistik koridorları ve kritik mineraller üzerinden büyüyen stratejik değerini vurgulayarak Grönland’ı “küresel güvenlik” gerekçesine bağlamasıydı. İkincisi ise bu tartışmayı NATO’nun anlamına ve ticaret savaşlarının araçlarına bağlamasıydı. NATO konusunda “ABD olmasa NATO olmazdı” vurgusu, ittifakı ortak kader fikrinden çıkarıp koşullu bir güvenlik hizmeti gibi göstermeye başladı. Bu yaklaşım, ittifakın çelik zırhını değil, onu ayakta tutan siyasi inancı zayıflatıyor; çünkü caydırıcılığın temelinde sadece silah değil, müttefiklerin birbirine duyduğu güven vardır.

Bu krizin daha da büyümesine yol açan unsurlardan biri de Trump’ın ticaret savaşlarını müttefik ilişkisine doğrudan bağlama eğilimiydi. Danimarka’ya destek veren ülkelere karşı ekonomik karşılık vermekten söz ederken, Avrupa Birliği’nin dış ticarette zaten tek blok olarak işlediğini, Dünya Ticaret Örgütü mantığı içinde de parçalı değil bütünlüklü bir ekonomik güç olduğunu görmezden geldi. Yani hedefi Danimarka gibi telaffuz etse bile, gerçekte karşısına dikilen yapı Avrupa Birliği’nin tamamıydı. Bu durum, krizin sertlik kadar “kurumsal gerçeklikten kopuş” içerdiğini de gösterdi.

Ancak dün gece gelişen diplomatik trafik, geminin buzdağına tam çarpmasını şimdilik engelledi. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte adeta yardımcı kaptan gibi araya girerek bir görüşme zemini oluşturdu; Trump, Grönland ve daha geniş Arktik güvenliği konusunda bir anlaşma çerçevesi üzerinde durduklarını söyledi, ayrıntı vermedi ama müzakerelerin süreceğini vurguladı. Ardından Danimarka’ya ve Danimarka’ya destek veren ülkelere karşı ticaret savaşları kapsamında tarifeleri devreye almayacağını basın mensuplarına ifade etti. İttifak, sanki Titanic’in son anda buzdağını görüp dümeni kırması gibi, son anda “sıyırıp geçti.” Çarpışma önlenmiş görünüyordu, fakat sarsıntı yaşanmıştı.

Burada altı çizilmesi gereken husus şu: Bu manevranın asıl nedeni yalnız ara buluculuk değil, Avrupalı liderlerin ve Kanada’nın ortaya koyduğu siyasi duruştu. Avrupa cephesinde AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen egemenlik vurgusunu net biçimde ortaya koyarken, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Avrupa’nın stratejik kapasitesini büyütmesi ve stratejik bağımsızlık kazanması gerektiğini belirtti. Dahası, Birlik içinde Fransa ve Almanya; Birlik dışında ama Avrupa’nın doğal parçası olan İngiltere, Danimarka’nın yanında durdu. Bu dosyada özellikle belirleyici Avrupa aktörleri, net biçimde “egemenlik pazarlık konusu değildir” diyerek tek ses verdi.

Bu resme en tarihsel çerçeveyi ise Kanada Başbakanı Mark Carney kazandırdı. Carney’nin Davos’taki konuşması, bir müttefikin uyarısından fazlasıydı; uluslararası düzenin zeminine dair bir teşhistı. Kurallara dayalı düzenin eskisi gibi işlemediğini, bunun geçici bir türbülans değil kopuş olabileceğini söyledi. Bu nedenle Carney’nin mesajı, Grönland krizini sadece Danimarka’nın meselesi olmaktan çıkarıp, bütün orta güçlere yönelik bir uyarıya dönüştürdü: Eğer ittifak ilişkileri bile pazarlıkla yürür hale geliyorsa, ülkeler kendi dayanıklılıklarını artırmak ve yeni koalisyonlar kurmak zorunda kalacaktır.

Tam da bu nedenle “sıyırık” küçümsenemez. Hasar ittifakın sadece gövdesinde ve sacında değil, ittifakın zihninde oluştu. Trump’ın bir müttefikin egemenliği üzerinden baskı kurabileceğini göstermesi, Kanada başta olmak üzere doğal müttefiklerde ABD’ye güveni sarstı; bazı aktörleri Çin’le ekonomik seçenekleri yoklamaya itiyor. Çin’in bu boşlukları kullanma kapasitesi, sadece ticarette değil; ABD’nin kalkınma yardımlarını azaltması ve yumuşak güç araçlarını geri çekmesiyle Afrika gibi bölgelerde oluşan alanları doldurma imkânı üzerinden de büyüyor. Rusya ise NATO içinde görülen her siyasi sürtüşmeyi, ittifakın caydırıcılığını aşındıracak bir fırsat olarak okumaya meyilli.

Avrupa açısından ise bu sarsıntının bir diğer sembolü, Birliğin yıllar önce Çin’e karşı tasarladığı ve “ticaret savaşlarının bazukası” olarak anılan Anti-Coercion Instrument (ACI) mekanizmasının ilk kez ABD’ye karşı bile masaya gelebilmesiydi. Mekanizma kullanılmadı; ancak sadece masaya konulması dahi, güven ilişkisinin ne kadar gerildiğini gösterdi. Bu, Transatlantik hattın bir eşik atlattığının işaretidir: Müttefikler arasında “ekonomik zorlayıcılığa karşı korunma” kavramı konuşulur hale gelmiştir.

Üstelik Trump’ın dünyaya bakışı, bu krizi tek başına bir dosyayla sınırlı tutmuyor. İkinci döneminin ilk yılında ticaret savaşlarını agresif biçimde genişletmesi, kurumlara mesafesi ve pazarlıkçı dili, zaten küresel düzeni temelinden sarsıyordu. Şimdi buna bir de Gazze bağlamında ortaya çıkan “barış kurulu” fikri eklendi. Bu girişim, sadece bir çatışmayı yönetme çabası olarak değil, Trump’ın zihnindeki alternatif düzen tahayyülünün parçası olarak da okunuyor: Sanki Birleşmiş Milletler’in yerine geçebilecek, kural ve kurum üretimini merkezileştirecek yeni bir mekanizma hayali… Bu tür fikirlerin dolaşıma girmesi bile, düzenin zeminindeki belirsizliği büyütüyor.

Sonuç itibariyle Transatlantik ittifak dün gece buzdağına çarpmadı; son anda dümeni kırdı ve sıyırdı. Fakat bu, geminin artık buzlu sularda seyrettiği gerçeğini değiştirmiyor. Grönland ve Arktik dosyası, Davos’ta bir ittifak krizine dönüşmek üzereyken şimdilik ertelendi; ancak güvertedeki sarsıntı, stratejik hafızaya kazındı. Ve artık en kritik soru şu: Bu ittifakın dümeninde bu kaptan oturdukça, kalan üç yılda daha hangi buzdağlarına doğru seyredeceğiz?

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER