Avrupa, Şubat 2022’den bu yana savaş ve saldırı tehdidini konuşuyor. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması ve egemen bir ülkeyi açıkça ilhak etmeye kalkışması, Avrupa’nın eski ağrılarının, unutulmuş acılarının tekrar nüksetmesine yol açtı. Soğuk Savaş’ın fiilen bittiği ve Sovyet tehdidinin ortadan kalktığı 1990’dan bu yana, Avrupa yakın çevresinde ilk kez böyle bir saldırganlık gördü. Hem de bilinçaltındaki eski düşmanı tarafından. Ukrayna bir AB üyesi değildi ama o yolda ilerliyordu ve yeni lideri Zelenski ile keskin bir şekilde Batı’ya dümen kırmıştı.
Elbette bu durum bir yere kadar tolere edilebilir düzeydeydi. Zira Avrupa, Transatlantik İttifakı’nın bir parçası; NATO’nun Batı kanadı. Her ne kadar Fransa Cumhurbaşkanı Macron, o tarihlerde, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti.” demişse de Avrupa’nın askerî açıdan tamamen Amerikan korumasında olduğu gerçeğini değiştirmiyordu bu söz; gerçekleri yansıtsa bile.
NATO’nun, yani Transatlantik İttifakı’nın, beyin ölümü neden gerçekleşir? İhtiyaç kalmamıştır çünkü. Tek kutuplu dünyanın tek süper gücü Amerika’dır ve ortaklarını tehdit etmeye kim cüret edebilir? Karşı taraftaki en büyük güç Çin’dir elbette ama onlar da artık daha barışçıl politikalarla ekonomiye ağırlık vermişlerdir. Tayvan’ı ilhak etmek dışında Çin’in askerî bir hedefinden söz edilemez.
Oysa Rusya’da, ölünceye kadar iktidarda kalmak için gerekli tedbirleri alan Putin’in, arkasını sağlama aldıktan ve bütün muhaliflerini yok ettikten sonra yönünü, aynı eski Çarlık düzeninde olduğu gibi, Batı’ya çevireceğini kimse beklemiyordu. Hem de doğrudan askerî güç kullanarak… Batılı liderlerle arası hep çok iyi olan, Almanya’nın efsane şansölyesi Merkel’in yakın dostu, Batı’nın gaz tedarikçisi, bir sabah Avrupa’yı tatlı barış rüyasından uyandırıverdi. Dünya tam pandemiden kurtulduk diye sevinirken Rus tanklarıyla burun buruna geldi.
Başta da dediğim gibi, Avrupa bu durumla elbette baş edebilirdi; zira hemen Amerikan Başkanı Biden öncülüğünde NATO ayağa kaldırıldı. “Beyin ölümü gerçekleşti.” denilen askerî ittifak ihya edildi. Rusya yaptırım çemberine alındı. Zira günümüzde askerî güçten daha fazlası, Çin örneğinde gördüğümüz gibi, ekonomik güçtür. Hatta Avrupa, Rusya’ya olan doğalgaz bağımlılığını bile azaltmaya ve 2027’de sıfırlamaya kadar vardırdı işi.
Kısacası Avrupa, Putin saldırganlığından tedirgin oldu ama Transatlantik İttifakı sayesinde bu tedirginlik bir korkuya veya bir saldırı tehdidine dönüşmedi.
Tabii bütün bunlar, Amerika’da Donald Trump’ın ikinci kez başkanlık koltuğuna oturmasına kadar geçerliydi. Trump gibi otoriter ve kural tanımaz bir liderle, Avrupa gibi son 80 yılda neredeyse bütün hikâyesini kurallı toplum, demokrasi ve hukuk üzerine inşa etmiş bir bölgenin eninde sonunda karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdı ve nitekim Grönland meselesi bu kırılmayı somutlaştırdı.
Benim gazeteciliğe yeni başladığım 90’ların sonlarında Avrupa uzmanı akademisyenlerden çok duyduğum bir söz vardı. Bu uzmanlar, AB’nin bir barış projesi olduğunu vurgular ve şöyle derlerdi: “Avrupa bütün tarihi boyunca, ilk kez son 50 yıldır kendi içinde savaşmadı.”
Artık bu süre 80 yıla çıktı. Hitler ve Mussolini belalarından ve faşizm cenderesinden kurtulduğundan bu yana Avrupa barışı içselleştirdi. Hatta iş öyle noktalara geldi ki ordular küçüldü; askerî yatırımlar ve askerî harcamalar tarihin en düşük seviyelerine indi. Refah toplumları kuruldu. Ülkeler arası sınırlar kalktı, para birimi bile ortaklaştı. Savunma meselesi büyük ölçüde NATO kılıfıyla ABD’ye havale edildi. Zaten ABD’nin askerî gücünü çıkardığınızda NATO’dan geriye ne kalır ki!
İşte tam da böyle bir ortamda Trump ve Grönland meselesi ortaya çıktı. Avrupalı liderler, bütün defolarına rağmen Trump’ı bir yere kadar idare etti; etmeye de devam ediyor. İyi de Trump, bizzat ittifak ortaklarından toprak istediğinde nasıl idare edilecek? Mesele tek başına Grönland değil ki! Bütün Avrupalı siyasetçiler Trump’ın Grönland’ı alsa bile bununla yetinmeyeceğini iyi biliyor. İş, yarın ülkelerin başına lider atamaya kadar gidebilir. Zaten Trump bu konularda da lafını sakınmıyor. Zira otoriter liderlikte bir üst sınır veya bir durma noktası yoktur. Tavizler başladı mı, isteklerin sonu gelmez.
Avrupa işte tam da bu yüzden, Hitler kabusundan sonra ilk kez eski korkularıyla yüzleşiyor. Mesele Putin değil; mesele ABD ile ayrı düşmek. Diyelim ki Trump gidene kadar idare ettiler. Peki ya sonrası? Vence gibi daha deli bir Cumhuriyetçi ABD’nin başına gelirse nasıl idare edilecek?
İşte bu gerçekler Avrupa’yı artık tekrar silahlanmaya, askerî gücünü ve askerî harcamalarını artırmaya yöneltiyor. Aynı Putin’e gaz bağımlılığının azaltılması gibi, ABD’ye de askerî bağımlılık azaltılmaya çalışılıyor ama bu hem uzun vadeli hem de çok zor bir süreç.
Bütün bunların demografik ve onun tetiklediği ekonomik sorunlar dönemine rastlaması ise ayrı bir şanssızlık. Yaşlı kıtanın “tam barış” ve “tam refah” dönemi çatırdıyor. Ve bunun tedirginliği de bütün kıtada hissediliyor.
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
