Maduro’nun yakalanması: Rejim değişikliği mi, kontrollü geçiş mi?

Venezuela’da iktidar kavgası ya da kargaşa yaşansa bile, Trump açısından Maduro’nun devrilmiş olması başlı başına bir siyasi başarı olarak sunulacak. Peki, bundan sonra ne olacak?

3 Ocak gecesi ve sabahın erken saatlerinde gerçekleştirilen sıradışı bir askeri operasyonla, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores yakalanarak ABD’ye götürüldü. Aylardır “Maduro’nun günleri sayılı” mesajı veren Trump yönetimi açısından bu adım sürpriz değildi.

Trump yönetimi bir süre Maduro’nun iktidardan müzakere yoluyla ayrılmasını denedi. Maduro’nun gönüllü olarak ülkeyi terk etmesi halinde bazı suçlamaların affedilmesi gündeme gelmişti. Ancak Maduro bu teklifi ciddiye almadı. Bunun üzerine ABD özel kuvvetleri devreye girdi ve Maduro ile eşi, özel bir operasyonla yakalanarak ABD’ye getirildi. Her ikisi de New York Güney Bölgesi Savcılığı tarafından uyuşturucu kaçakçılığı suçlamalarıyla iddianameye bağlandı.

Operasyonun ayrıntılarının büyük kısmı belirsizliğini koruyor ve muhtemelen uzun süre gizli kalacak. Ancak mevcut bilgiler, ABD’nin Venezuela’nın hava savunmasını etkisiz hâle getirdiğini; radar ve iletişim altyapısını bastırdığını; özel kuvvetler ve kolluk birimlerinin Maduro’nun ikametgâhına doğrudan müdahalede bulunduğunu gösteriyor. Taktik düzeyde operasyon açık bir başarı gibi görünse de, bunun planlanan stratejik bir başarıya dönüşüp dönüşmeyeceği henüz net değil.

Maduro Gitti, Rejim Kaldı mı?

Maduro sonrası plan, büyük ölçüde beklendiği gibi ilerliyor. Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez geçici başkanlığı devraldı. Ancak Maduro’nun görevden alınmış olması, rejimin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Ordu, güvenlik aygıtı ve rejim elitleri yerli yerinde duruyor. Bu tablo, yaşananların bir rejim değişikliğinden ziyade kontrollü bir iktidar devrine işaret ettiğini düşündürüyor. Nitekim Maduro sonrası başa gelen Delcy Rodríguez, rejimin en sert ve en güçlü isimlerinden biri.

Trump’ın basın toplantısında dile getirdiği “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” ifadesi kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Ancak burada kastedilen doğrudan bir yönetimden ziyade, geçici iktidar üzerinden ülkede istikrarın sağlanması. Trump, Venezuela’da özellikle Irak ve Afganistan benzeri bir kaos yaşanmasından ciddi şekilde endişe ediyor. Bu nedenle Washington’un önceliği hızlı bir demokratik dönüşümden çok, kontrol edilebilir bir geçiş süreci olarak görünüyor.

Bu noktada en kritik mesele, ordunun bundan sonraki tutumu. Maduro, son seçimleri kaybetmesine rağmen ordunun desteği sayesinde iktidarda kalabilmişti. Maduro’nun yakalanmasından önce ABD’nin Venezuela ordusunun en azından bir kısmından destek almış olması kuvvetle muhtemel. Ordunun operasyona neredeyse hiç direnç göstermemesi bu ihtimali güçlendiriyor.

Rejim içi hiziplerin öncülüğünde bir geçiş hükümeti kurulması ve iki yıl içinde seçimlere gidilmesi olasılığı masada. Böyle bir seçim gerçekleşirse, Nobel Barış Ödülü sahibi ve hâlihazırda Avrupa’da bulunan María Corina Machado’nun aday olması beklenebilir. Ancak Trump, dünkü basın açıklamasında Machado’nun yeterli toplumsal desteğe sahip olmadığını söyleyerek bu senaryoya mesafeli durduğunu gösterdi.

Rubio Faktörü

Bu süreci değerlendirirken, Venezuela operasyonunun fikir mimarı olarak öne çıkan Dışişleri Bakanı Marco Rubio’dan söz etmemek mümkün değil. Rubio, Maduro’nun sonunu getiren bu operasyonu adeta ilmek ilmek işleyen isim. Son dönemde Trump üzerindeki etkisi belirgin biçimde artmış durumda. Stephen Miller gibi kilit danışmanları operasyonun gerekliliğine ikna etmesi, Rubio’nun elini güçlendirdi. Küba göçmeni bir ailenin çocuğu olan Rubio, senatörlüğünden bu yana Latin Amerika’daki otoriter rejimlere karşı sert müdahaleleri savunuyor.

Bu nedenle Rubio ve çevresinin Venezuela’yı bir “başlangıç noktası” olarak gördüğü; Küba ve Nikaragua gibi ülkelere yönelik baskının artmasını istediği açık. Önümüzdeki dönemde Latin Amerika’daki sol yönetimlere karşı ABD baskısının artması şaşırtıcı olmayacaktır.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

 

ABD kamuoyu açısından da Venezuela meselesi büyük ölçüde iç politikanın bir uzantısı olarak algılanıyor. Venezuela’da iktidar kavgası ya da kargaşa yaşansa bile, Trump açısından Maduro’nun devrilmiş olması başlı başına bir siyasi başarı olarak sunulacak.

Jeopolitik açıdan bakıldığında ise ABD, Maduro’nun devrilmesiyle Rusya ve Çin’e net bir mesaj verdi: Batı Yarımküre, Washington’un izni olmadan enerji ve stratejik anlaşmalar yapılabilecek bir alan değil. Trump’ın Monroe Doktrini’ni fiilen yeniden sahaya sürdüğü açıkça görülüyor. Bu hamlenin uluslararası siyaset üzerindeki etkilerini önümüzdeki yıllarda daha net biçimde okuyacağız.

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER