Kürtlerle gerçekten ‘kardeş’ misiniz?

Başlığa bakıp “Bu nasıl soru?” diyecekler biraz sabretsin lütfen. Evet, soru basit: Kürtler bizim kardeşimiz midir? Öyle ya, kardeşimiz olsa dillerini, kültürlerini inkâr edip on yıllarca bu siyaseti yürütür; bir de iki de bir dönüp “vatanseverliklerini” teste tabi tutar mıydık? Baksanıza, en ümmetçi takılanı bile dönüp “Bunlar Furkan günleri, safınızı seçin” diyebiliyor. Üstelik katledilen yine ve her zamanki gibi Kürtler iken…

Şam yönetiminin baskısı sonucu Suriyeli Kürtler Halep'i terk etmeke zorunda kaldı. (Fotoğraf: Delil SOULEIMAN / AFP)

Bu yazıyı yazan bir Kürt olmasaydı, sorusu yine de anlamlı olur muydu? Peki, bir Kürt “Biz kardeş miyiz?” diye sorunca sorunun muhatabı ne hisseder ya da hissetmeli? Öyle ya, “zaten kardeşiz” deyip sürekli geçiştirilen her soru gibi bu da uzayın sonsuz boşluğuna yuvarlanıp gidecek.

Halep’te iki mahalleye sığınmış Efrinli Kürtlerin, 30 bin kişilik cihatçı çeteyle yüz yüze kalarak, üstelik sadece “asayiş” düzeyinde güvenlikle, en sonunda Demokratik Suriye Güçleri (DSG) bölgesine çekilmiş olmalarının nasıl bir kırılma yarattığını “Türk kardeşlerimiz” hiç anlamıyor. İkinci Kobanê kırılması desek yeridir. Mevzunun DSG’yle, YPG’yle, PKK’yla ilgisinin “kalmadığını” anlamanız için tam olarak ne görmeniz gerekiyor sahi? Nasıl oluyor da dünyanın dört bir yanındaki Kürtler, üstelik sizin şikâyet ettiğiniz “müslüman” duyarlıklı olanlar da dahil, Halep’te Kürtlere yönelen silaha karşı sesini yükseltti? Hepsi mi PKK’lıydı, hepsi mi Apo’cuydu, hepsi mi Mazlum Abdi hayranıydı? Neyi ıskaladığınızı göremiyor musunuz?

O yüzdendir AKP’liliği su götürmez pek çok Kürdün yıllardır selam dahi vermediği -o özel harekâtçılarla verilen pozları unutmadık- Orhan Miroğlu bile bağırıp duruyor “Halep kırılması” hakkında. Diyarbakır’da on binlerin Halep için yürüdüğü fotoğrafı paylaşıp, o yürüyüşün “ne ifade ettiğini” anlatmaya uğraşıyor kitlesine. Nafile bir çaba ama yine de takdire şayan. Mehmet Metiner de iki ileri bir geri, son kırıntıları kalmış “Kürtlük onuru” çevresinde dolanıp duruyor.

Kürt aileler, ateşkesin ardından kuzeydeki Halep kentinden otobüslerle Kürt kontrolündeki kuzeydoğu kenti Kamışlı’ya getirilen Kürt savaşçıları karşılıyor, (Fotoğraf: Delil SOULEIMAN / AFP)

Şundan artık kimsenin kuşkusu yoktur herhâlde: Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir Kürt topluluğu -dini, mezhebi, siyasi düşüncesi fark etmeksizin- en ufak bir “kazanım” elde ettiğinde, dünyanın geri kalanında fırtına kopuyor. En olmadık düşmanlar bir araya geliyor, kırk yıllık savaşlar sona eriyor, 1500 yıllık “din kardeşliği” dahi saniyesinde unutuluveriyor. İran’da, Irak’ta, Suriye’de ya da Türkiye’de olması gerekmiyor bu kazanımın. Misal, Japonya’daki sürgün Kürtlerin hak talep ettiklerinde -üstelik en temel insani haklar- karşılarına dikilen Türkiye Büyükelçiliğini gelsin hatırınıza.

Türkiye’de Kemalistlerin Kürtlere ve Kürt siyasi hareketlerine bakışı az çok bellidir. Milliyetçileri saymaya bile gerek yok. Ulusalcıların durumu da malum. Bir de “din kardeşi” kılıfı altında her türlü Türkçülüğü kendilerine reva görüp Kürt “kardeşlerini” sonu gelmez testlere tabi tutan, “Furkan günleri”ni hatırlatıp tehditler savuran siyasal İslamcılar var.

Kendilerine “ümmetçi” diyorlar ama Müslüman Kürtlerin o ümmete dâhil olmaları tamamen siyasi iktidarlarının politikalarına, eskiden fellik fellik kaçıp şimdilerde övgüler düzdükleri MİT’in operasyonlarına, önünde neredeyse secdeye duracakları İHA/SİHA’ların gücüne bağlı. Dönemlik yani, onların Kürtleri “ümmete” dâhil edip etmemeleri. Bazen ümmetin en sadık kesimi oluruz, bazen de dinsiz imansız örgütlerin peşinden giden müşrikler. Sabah ümmete dâhilsek, akşam İsrail’den başlayıp ABD’yle devam edip adını sanını dahi duymadığımız pek çok garip organizasyonun “piyonu” olarak buluveriyoruz kendimizi.

Halep’in Şeyh Maksut bölgesinde yaşayan siviller evlerini terk etti. (Fotoğraf: OMAR HAJ KADOUR / AFP)

En “kardeşiz de kardeşiz” diye takılanı, “Furkan günleri” deyip boğazımıza bıçağı dayayan eli kanlı pislikleri Peygamber saflarındaki savaşçılarla eş tutuyor; İsrail’in Suriye’nin pek çok toprağının parçasında dalgalanan bayrağına ses etmeyip, Kürtlere “ya sev ya terk et” zihniyetinin yeni bir versiyonu olarak kapıyı gösteriyor. Hoş, kapıyı gösterip “buyur git” dese yine iyi; hâkim gücün bir ferdi olarak silahını doğrultup “ümmete dâhiliz” diye bağırmamızı salık veriyor.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

 

Yazının başlığını “Kürtlerle kardeş miyiz?” diye de değiştirebiliriz. Sorunun cevabı ise net olarak hayır. Kardeş filan değiliz. Öyle ya, kardeş olsak on yıllardır her türlü hakları inkâr edilen Kürtlere bugün kıytırık bir kararname ile birkaç “hak” verildiğinde bu kadar anlam yükleyip sevinir miydik? Zaten en az 100 yıldır olması gereken bu değil miydi? Vatanseverliklerini sürekli teste tabi tutar mıydık? “Terörist” olmadıklarını kanıtlasınlar diye onlara dünyayı dar eder miydik? “Onlardan değilsen, ne olduğunu anlat” diye diye yaşam yorgunu kardeşlerimizi bir de söz yorgununa çevirir miydik?

“Ya verileni kabul et ya da tepene bomba yağsın” ikilemi arasında nutuk attığınız kişi, kardeşiniz olamaz. Bari dürüst olun, kardeşlik yalanının arkasına saklanmayın…

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER