2027: ‘Büyük Çin Rüyası’na giden yolda en kritik eşik

Çin’in Tayvan’a yönelik olası ilhak ve ana karaya katma planlarının özellikle 2027 takvimine göre olgunlaştırıldığı yönündeki değerlendirmeler kritik önem taşıyor. 2027'nin Hong Kong'un devrinin 30. yılı olması nedeniyle sembolik bir anlam var. Öte yandan Çin ordusunun modernizasyon programlarında kritik bir eşiğe denk geliyor.

Fotoğraf: AFP, Görsel: VelevGrafik

2025’te Donald Trump’ın yeniden ABD Başkanı olmasıyla birlikte dünya siyaseti, büyük güçlerin yalnızca diplomasiyle değil, doğrudan güç projeksiyonlarıyla etki ve nüfuz alanlarını yeniden çizdiği bir döneme girmiş oldu. ABD, Rusya, Çin ve bölgesel aktörler; askeri hamleler, ekonomik baskılar ve stratejik mesajlarla kendi hinterlantlarını belirginleştirirken, küresel sistem giderek “bölgesel güç alanları” mantığıyla çalışır hâle geldi.

Bu atmosferde Çin, 2025 yılının son haftasında “Justice Mission 2025” adıyla bugüne kadarki en kapsamlı Tayvan ablukası tatbikatını gerçekleştirdi; ada çevresinde yedi ayrı deniz ve hava tatbikat sahası ilan ederek Tayvan’ın lojistik ve ekonomik damarlarını sembolik olarak sıkıştırdı. Ardından yalnızca günler geçtikten sonra, 2026’nın ilk günlerinde ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu yakalayıp New York’a getirmesi egemenlik tartışmalarını zirveye taşıdı.

Aynı dönemde Yemen’in güneyinde Suudi Arabistan destekli askeri hamlelerin devreye girmesiyle birlikte, farklı coğrafyalarda aynı haftalara sıkışan bu müdahaleler; Trump’ın uzun süredir savunduğu “bölgesel güçlerin kendi etki alanlarını sağlamlaştırdığı bir dünya” fikrinin sahada da karşılık bulduğu bir tablo oluşturdu. Bu çerçevede 2027’ye doğru Tayvan merkezli bir hesaplaşmanın giderek daha gerçekçi, daha olgunlaşmış bir senaryo hâline geldiği algısı güçlendi.

Aşağılanma yüzyılı

Çin’e bakan yönüyle bu noktaya nasıl gelindiğini anlamak için Çin’in tarihsel hafızasına bakmak gerekiyor. Birinci Afyon Savaşı’nı (1839-1842) bitiren Nanking Antlaşması ile başlayan “eşitsiz antlaşmalar” dönemi, Çin’i istemediği bir dünya düzenine zorladı; limanlarını açmaya mecbur bırakıldı, yabancı güçlere ticari ve hukuki ayrıcalıklar tanındı, yalnız Hong Kong değil, birçok liman ve ticaret kapısı fiilen yabancı kontrolüne geçti. Aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun Baltalimanı Ticaret Antlaşması ve kapitülasyonlarla yaşadığı travmanın bir benzeri, Çin toplumunda “aşağılanma yüzyılı” olarak yer etti.

Bu tarihsel yükün üzerine 20. yüzyılda Japon işgali eklendi; Tayvan 1895’ten 1945’e kadar Japon yönetiminde kaldı, İkinci Dünya Savaşı sonrası tekrar Çin’e devredildi. Ancak bu sefer de Çin, Komünistlerle Milliyetçiler arasındaki iç savaşın içine sürüklendi. 1949’da Mao önderliğindeki Komünist Parti iktidarı ele geçirse de zafer tam bir bütünleşme getirmedi; Kuomintang lideri Chiang Kai-shek, ordusuyla Tayvan’a çekildi ve burada “Çin Cumhuriyeti”nin devam ettiğini ilan etti. 1971’e kadar Birleşmiş Milletler’de Çin’i Tayvan temsil ederken bu tarihten sonra koltuğun Pekin’e geçmesiyle Tayvan fiilen bağımsız ama hukuken tartışmalı bir statüde kaldı.

Mao dönemi ülkenin siyasi birliğini sağlasa da ekonomiyi ağır bir maliyetle baş başa bıraktı. Büyük İleri Atılım politikası ve Kültür Devrimi üretimi çökertti, kurumsal yapıyı sarstı. 1978’de Deng Xiaoping’in başlattığı reform ve dışa açılma politikası bu nedenle yalnızca bir ekonomik tercih değil, bir hayatta kalma stratejisi oldu. Aynı yıllarda ABD Başkanı Richard Nixon ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın yürüttüğü diplomasi sayesinde Çin Batı sistemiyle kontrollü bir temas kurarken, içeride tarımda sözleşmeli üretim, şehirlerde özel ekonomik bölgeler ve dış yatırımın önünü açan politikalar devreye sokuldu. 1980’ler ve 1990’lar boyunca Çin, hızla dünyanın fabrikası hâline geldi; 1979–2023 arasında ortalama yüzde 8,9 gibi olağanüstü bir büyüme yakaladı ve bugün Tayvan çevresinde gördüğümüz askeri ve stratejik hamlelerin maddi temelini bu uzun yükseliş hazırladı.

Hong Kong’un dönüşü ve Çin’in uyanışı

1997’de Hong Kong’un Çin’e devri bu yükselişte hem sembolik hem stratejik bir eşikti. Hong Kong yalnızca bir toprak parçası değildi; yaklaşık 150 yıllık Britanya yönetiminin biriktirdiği uluslararası finans ve ticaret kültürünün, hukuk düzeninin ve küresel piyasalara doğrudan erişim kapasitesinin Çin’e devredildiği bir merkezdi. Bu dönüş, Pekin’e finansal itibar ve küresel sisteme bağlanan güçlü bir köprü kazandırdı. Bugün Tayvan’ın önemi ise bu hikâyede bir adım daha ileri bir noktada duruyor. Çünkü Tayvan yalnızca politik bir mesele değil; yarı iletken, mikroçip ve ileri teknoloji üretiminin küresel kalbi. Çin, 2049 Ulusal Yeniden Doğuş hedefi doğrultusunda yapay zekâ, yüksek teknoloji ve dijital ekonomi odaklı bir güç olmayı hedeflerken; Tayvan’ın bu ileri teknoloji altyapısı, Pekin’in gelecek vizyonuyla neredeyse birebir örtüşüyor. ABD ile sertleşen teknoloji savaşı ortamında Tayvan’ın sisteme katılması, Çin açısından yalnızca siyasi değil, teknolojik ve stratejik bir sıçrama basamağı anlamına geliyor.

Öte yandan, Hong Kong’un katılımının ardından 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasıyla birlikte Çin’in küresel ekonomiye entegrasyonu kurumsal bir zemine oturdu; ihracat kapasitesi ve ticaret ağları hızla genişlerken ülke yalnızca büyüyen bir ekonomi değil, dünya sisteminin merkez aktörlerinden biri hâline geldi. 2012’de Xi Jinping’in iktidara gelişi ve 2013’te Kuşak ve Yol Girişimi’nin ilanı ise bu ekonomik gücü jeopolitik bir araca dönüştüren yeni bir safhayı başlatarak, Çin’in yalnızca üretim yapan değil, etki alanı inşa eden bir küresel güç olma iddiasını somutlaştırdı

Bu süreçte Tayvan siyasetinin güncel dengeleri de belirleyici. Günümüzde Demokratik İlerici Parti (DPP) iktidarda ve Tayvan’ı fiilen bağımsız bir demokrasi ve ayrı bir kimlik olarak görüyor. DPP, resmi bağımsızlık ilanının Çin’i provoke edeceğinin farkında olduğu için doğrudan bağımsızlık ilanını dillendirmiyor; ancak Çin’le birleşmeye kesin biçimde karşı duruyor ve Tayvan’ın ayrı bir siyasi varlık olarak devamını savunuyor. Kuomintang (KMT) ise daha temkinli, Çin’le diyalogdan yana ve uzun vadede barışçıl birleşmeye tamamen kapıyı kapatmayan bir çizgide. Tayvan’da sivil savunma ve toplumun dayanıklılığını artırmaya dönük hazırlıklar yapılsa da ciddi bir Çin harekâtı karşısında ABD askeri desteği olmadan Tayvan’ın uzun süre dayanamayacağı değerlendirmesi bölgede güçlü bir kanaat.

2017–2024 dönemi ABD–Çin rekabetinin sertleştiği bir dönem oldu. Trump’ın ilk başkanlığında uyguladığı nokta atışı tarifeler zamanla genişleyerek ticaret savaşına dönüştü; Biden döneminde teknoloji kısıtlamalarıyla baskı sürdü. Ancak asıl kırılma, 2025’te Trump’ın ikinci kez başkanlığa dönmesiyle yaşandı. ABD’nin yalnızca Çin’e karşı ticari baskıyı artırmakla kalmayıp Venezuela gibi ülkelere doğrudan müdahale etmesi, Panama bölgesine yönelik sert güvenlik mesajları vermesi ve geçmişte tartışmaya açılan Grönland meselesini yeniden jeopolitik söylemin parçası kılacak ölçekte coğrafi nüfuz vurgusu yapması, dünyaya şu mesajı verdi: Washington, kendi çıkar gördüğü alanlarda fiilî oldu-bittileri zorlamaktan çekinmiyor. Pekin’de yapılan okuma ise gayet sade: Eğer ABD bunu yapabiliyorsa, Çin, Tayvan konusunda çok daha “tarihsel ve stratejik gerekçelere sahip” olduğunu iddia ederek harekete geçebilir.

Kritik eşik: 2027

Bu tabloda, Çin’in Tayvan’a yönelik olası ilhak ve ana karaya katma planlarının özellikle 2027 takvimine göre olgunlaştırıldığı yönündeki değerlendirmeler kritik önem kazanıyor. 2027; Hong Kong devrinin 30. yılı olması nedeniyle sembolik bir anlam taşıyor, Çin ordusunun modernizasyon programlarında kritik bir eşiğe denk geliyor ve ABD’nin Asya’da hızlı ve kararlı bir askeri reaksiyon verip veremeyeceğinin tartışıldığı bir dönemi işaret ediyor. Eğer bu tarih kaçırılırsa, 2028 ABD başkanlık seçimi yılı olacağı için Washington’un iç politikaya daha fazla kapanacağı ve Pekin açısından ikinci bir fırsat penceresi doğabileceği değerlendiriliyor. Bu denklemde Japonya faktörü de önemli. Japonya’nın ilk kadın başbakanı Sanae Takaichi, savunma harcamalarını artıran, Çin’e karşı sert ve milliyetçi bir güvenlik dili kullanan bir çizgide duruyor. Yüzeyde Pekin’i rahatsız ediyor gibi görünen bu söylem, Çin’in propaganda zemininde farklı bir avantaj doğuruyor: Karşı tarafta da sert ve güç odaklı liderler varken, Pekin kendi sert hamlelerini “aynı oyunun içindeki bir güç” olarak daha kolay meşrulaştırabiliyor.

Öte yandan Çin ekonomisindeki yavaşlama, emlak sektöründeki riskler ve genç işsizlik gibi iç sorunlar, uzun ve maliyetli bir savaşın Pekin açısından risklerini artırıyor. Ancak Tayvan’ın bir ada devleti olması, olası bir harekâtta abluka ve hızlı şok darbesiyle birkaç gün içinde fiilî sonuç alma ihtimalini canlı tutuyor. Çin’de strateji masalarında yapılan hesap; eğer ABD doğrudan askeri karşılık vermezse Tayvan’ın tek başına uzun süre dayanamayacağı yönünde şekilleniyor. Bu denklemde Justice Mission 2025 tatbikatı, Çin’in bu senaryoyu ciddi biçimde çalıştığını gösteren en net işaretlerden biri olarak görülüyor.

Tüm bu gelişmeler ışığında 2027, yalnızca Çin açısından değil, küresel düzen açısından da kritik bir kırılma noktası olarak öne çıkıyor. Bir yanda Çin’in aşağılanma yüzyılından bu yana taşıdığı tarihsel hafıza, Hong Kong’un dönüşü, Dünya Ticaret Örgütü üyeliğiyle pekişen ekonomik yükseliş ve Xi Jinping’in 2049 hedefleri; diğer yanda Tayvan’ın kökleşmiş demokrasisi, güçlenen yerel kimliği, dünya yarı iletken üretimindeki belirleyici rolü ve ABD–Japonya ekseninin verdiği çelişkili sinyaller var. Bu yüzden 2027 hem Çin’in büyük rüyasını gerçekleştirmeye doğru giden yolda hem de bir süredir 80 yıllık düzenin  bozulmaya başladığı uluslararası sistemin geleceği açısından en kritik yıl olmaya aday.

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER