Bir dinî yorum biçiminin, zamanı aşan bir “ilk hâl” iddiasıyla bugünü şekillendirmesi… Selefîyye, geçmişi referans almakla yetinmez; onu ölçü, sınır ve nihai hakem kılar.
SELEFîYYE Nedir?
Selefîyye (İng. Salafism; Alm. Salafismus; Fra. Salafisme), İslam düşüncesinde “selef” olarak adlandırılan ilk kuşak Müslümanların (Hz. Muhammed’in sahâbesi, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn) inanç ve pratiklerini esas alan, dinî hüküm ve yorumlarda bu kuşakların anlayışını nihai referans kabul eden yaklaşımı ifade eder. Temel iddiası, dinin sonradan eklenen yorum ve kuramsallaştırmalarla değil, ilk dönemlerin “saf” tecrübesiyle anlaşılması gerektiğidir.
Selefîyye, nasların (Kur’an ve sahih hadis) lafzî anlamına sıkı biçimde bağlı kalır; aklî yorum, kıyas ve kelâmî tartışmalar karşısında temkinli, çoğu zaman mesafelidir. Bu tutum, inanç alanında “te’vilsiz kabul” ilkesini öne çıkarır: Metin, olduğu gibi anlaşılır; sembolik ya da felsefî açılımlar kuşku uyandırır.
Dünden Bugüne Selefîyye
Selefî düşüncenin kökleri erken İslam dönemine uzanır; ancak kavramsal bir “Selefîyye” bilinci, özellikle hicrî üçüncü yüzyıldan itibaren belirginleşir. Ahmed b. Hanbel çizgisinde şekillenen metin merkezli yaklaşım, kelâm ekollerinin yükselişine karşı bir denge unsuru olarak ortaya çıkar. Bu dönemde Selefîlik, daha çok itikadî bir tutum olarak varlık gösterir.
Orta çağ boyunca Selefî yaklaşım, zaman zaman geri planda kalsa da bütünüyle kaybolmaz; İbn Teymiyye ve takipçileriyle birlikte yeniden güçlü bir entelektüel hatta dönüşür. Bu hatta, bid‘at eleştirisi sertleşir; dinin “sonradan eklenen” unsurlardan arındırılması gerektiği vurgulanır.
Modern dönemde ise Selefîyye, yalnızca teolojik bir yöntem olmaktan çıkar; toplumsal ve siyasal bağlamlarla iç içe geçen farklı yorumlara ayrışır. Eğitimci, davetçi, siyasetten uzak duran ya da doğrudan siyasal hedefler kuran Selefî damarlar ortaya çıkar. Böylece Selefîyye, tekil bir doktrin olmaktan çok, ortak bir referans kümesi etrafında farklılaşan bir yelpazeye dönüşür.
XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslâm dünyasında beliren ıslah ve tecdit arayışları, Selefîliğin yeniden ve daha yüksek sesle tartışılmasına zemin hazırlar. Kur’an ve Sünnet’e dönüş çağrısı, bu dönemde yalnızca teolojik bir tercih değil; siyasî, toplumsal ve zihinsel bir silkiniş isteği olarak da belirginleşir. Taklidin eleştirisi, dinî bilginin ilk kaynaklardan elde edilmesi ve sonraki yüzyıllarda oluşan yorum katmanlarının sorgulanması, bu tartışmanın merkezine yerleşir.
Bu yönelişin arka planında, İslâm coğrafyasının büyük bölümünün Batılı güçler tarafından işgal edilmesi ve sömürgeleştirilmesi vardır. “Nerede yanıldık?” sorusu, yalnız askerî ya da ekonomik bir muhasebe değil; dinî düşüncenin tarihsel seyrine yönelik köklü bir sorgulamayı da beraberinde getirir. Birçok âlim, ilk asırlardan sonra dine hurafelerin ve yanlış yorumların sızdığını, ulemâ arasında taklidin yerleştiğini, nasların yerine fukaha ve kelâmcıların şahsî görüşlerinin belirleyici hâle geldiğini savunur. Tasavvuf ve tarikatların toplumsal dinamizmi zayıflattığı iddiası da bu eleştiriler arasında yer alır.
Bu çizgi, düşünsel olarak İbn Teymiyye’nin mirasıyla kesiştiği için, dönemin ıslahatçı âlimleri çoğu zaman Selefîlikle ilişkilendirilir. Muhammed Abduh, M. Reşîd Rızâ, Sıddîk Hasan Han, Cemâleddin el-Kāsımî ve Mahmûd Şükrî el-Âlûsî bu bağlamda anılan isimler arasındadır. Özellikle Muhammed Abduh’un, düşünceyi taklit zincirinden kurtarma, dini Selef’in anladığı yalın çerçevede kavrama ve aklı ilahî bir ölçü olarak kullanma vurgusu, modern Selefî söylemin ayırt edici unsurlarından biri olur. Bu yaklaşım, bir yandan dinî inancı geleneksel eklerden arındırmayı savunurken, diğer yandan Batı’nın bilimsel ve teknik ilerlemesine kayıtsız kalmayan bir modernleşme talebini de içerir.
I. Dünya Savaşı sonrasında ise tablo belirgin biçimde değişir. Ekonomik ve sosyal şartların ağırlaşması, Batı’ya bağımlılığın derinleşmesi ve dinî özgürlükler üzerindeki baskılar, Selefî söylemin daha sert ve siyasal bir karakter kazanmasına yol açar. Mısır’da Hasan el-Bennâ öncülüğünde kurulan İhvân-ı Müslimîn, ardından Pakistan’da Ebü’l-A‘lâ el-Mevdûdî ve Cemaat-i İslâmî çevresinde şekillenen hareketler, Selefî referansları dinî bir ideolojiye dönüştürür. Soğuk Savaş yıllarında bu çizgi, daha aksiyonel ve politik grupların ortaya çıkmasına zemin hazırlar.
Bu süreçte Selefîlik, yalnız geleneksel İslâm yorumlarına değil, Batı’dan gelen her türlü etkiye karşı dışa kapalı bir tavır geliştiren hareketler aracılığıyla görünürlük kazanır. Filistin meselesinin kronikleşmesi ve Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgali, bu söylemin Arap dünyasında ve Hint alt kıtasında yayılmasını hızlandırır. Ancak zamanla bazı gruplar, Selefîliği dahi temsil edemeyecek ölçüde radikalleşerek dinin ahlâkî ve tarihsel boyutunu geri plana iter; lafız ve şekil vurgusunu merkeze alan daraltıcı bir dil üretir. Bu durum, çağdaş dünyada İslâm toplumlarının genel eğilimleriyle örtüşmeyen bir Müslüman imgesinin yayılmasına da katkı sağlar.
Öte yandan, Suudi Arabistan’da Muhammed b. Abdülvehhâb çizgisinde gelişen ve kendisini Selefî olarak tanımlayan hareket, Hanbelîliğin katı literal yorumuna dayanan, yeniliğe kapalı bir hat izler. Buna karşılık, modernlikle mesafe kuran, siyasî hedef taşımayan ve daha çok geleneksel ya da tasavvufî çevrelerde varlığını sürdüren Selefî cemaatlerin de mevcudiyeti unutulmamalıdır. Bu nedenle çağdaş Selefîliği tek başına radikalizm ya da siyasal ideolojiyle özdeşleştirmek mümkün değildir.
Son olarak, Selçuklu ve Osmanlı’dan miras kalan hoşgörü kültürü ve çoğulcu din anlayışı, Anadolu ve Balkanlar’da radikal Selefî eğilimlerin yayılmasını büyük ölçüde sınırlamıştır. Osmanlı tarihinde Kadızâdeliler gibi istisnaî hareketler ortaya çıkmış olsa da, bunlar kalıcı bir toplumsal karşılık bulamamış ve etkilerini kısa sürede yitirmiştir.
► Selefîyye, İslam’da tek ve değişmez bir çizgi midir?
Hayır. Selefîyye, “selef”i referans alma ortak paydasına sahip olsa da yöntem, üslup ve hedefler bakımından kendi içinde ciddi farklılıklar barındırır. Metne bağlılık ortak noktadır; metnin hayata nasıl taşınacağı ise ayrışma alanıdır.
► Selefîyye neden akla ve yoruma mesafeli durur?
Çünkü dinî hakikatin, insan aklıyla genişletilmesi ya da yeniden inşa edilmesi riskli görülür. Selefî bakışa göre akıl, metni anlamada araçtır; metnin sınırlarını aşan bir hakem olamaz.
► Selefîyye ile mezhep karşıtlığı aynı şey midir?
Tam olarak değil. Selefîyye, mezheplerin tarihsel birikimini çoğu zaman eleştirir; ancak bu eleştiri, her zaman mezhepleri bütünüyle reddetme anlamına gelmez. Daha çok, mezheplerin “mutlak otorite” hâline gelmesine karşı bir itiraz söz konusudur.
► Selefîyye neden “bid‘at” kavramına bu kadar önem verir?
Çünkü bid‘at, Selefî düşüncede dinin safiyetini bozan ana tehdit olarak görülür. İnanç ve ibadette sonradan ortaya çıkan her unsur, ilk kuşakların pratiğiyle karşılaştırılarak sorgulanır.
► Günümüzde Selefîyye neden sık tartışılır?
Modern dünyada din, kimlik ve siyaset arasındaki gerilim arttıkça, “ilk kaynaklara dönüş” çağrısı güçlü bir çekim alanı yaratır. Selefîyye, bu çağrıyı en radikal ve net biçimde dile getiren yaklaşımlardan biri olduğu için tartışmaların merkezinde yer alır.
Popüler Kültürde Selefîyye
Popüler kültürde Selefîyye çoğu zaman indirgenmiş temsillerle görünür olur: belgesellerde, haber dilinde ya da dramatik anlatılarda “katı yorum”, “modernliğe direniş” veya “metin merkezli dindarlık” imgeleriyle kodlanır. Akademik yayınların popülerleştirilmiş versiyonları ve gazetecilik metinleri, Selefîliği genellikle çağdaş siyasal krizlerin arka planında ele alır; bu da kavramın tarihsel ve düşünsel çeşitliliğinin gölgede kalmasına yol açar.
Genel Değerlendirme
Selefîyye, İslam düşüncesinde geçmişe bakarak bugünü sınırlama cesareti gösteren bir yaklaşımı temsil eder. Gücünü sadelik iddiasından, kırılganlığını ise değişen dünyayla kurduğu mesafeden alır. Metne sadakat ile tarihsel donukluk arasındaki ince çizgide yürür; bu çizgi, onu hem sürekli cazip hem de sürekli tartışmalı kılar.
Velev’den İlgili Maddeler
► KELÂM
► EHL-İ SÜNNET
► İLAHİYAT
► MEZHEP
► TEOZOFİ