FRANKENSTEIN – Yaratıcının Trajedisi, Modernliğin Kâbusu

Frankenstein, bir korku hikâyesi olmaktan çok bilimin, iktidarın ve insanın sınır tanımaz arzusunun alegorisidir. Asıl canavar, yaratılan değil; yaratma kudretini sorgulamadan kullanan zihindir.


Frankenstein Nedir?

Frankenstein; or, The Modern Prometheus, 1818 yılında Mary Shelley tarafından kaleme alınmış romandır. Eser, Victor Frankenstein adlı genç bir bilim insanının, ölü dokulardan canlı bir varlık yaratma girişimini ve bu girişimin ahlaki, psikolojik ve toplumsal sonuçlarını anlatır.

Romanın alt başlığı olan Modern Prometheus, mitolojik Prometheus’un tanrılardan ateşi çalmasına gönderme yapar. Bu gönderme, Frankenstein’ı erken bir bilim eleştirisi ve modernlik sorgusu hâline getirir.


Mary Shelley Kimdir?

Mary Shelley (1797–1851), modern edebiyatın en erken ve en güçlü eleştirel seslerinden biridir. Asıl önemi, tek bir romanla bir tür yaratmasından değil; modernliğin ahlaki açmazlarını henüz emekleme dönemindeyken sezebilmiş olmasından kaynaklanır.

Mary Shelley, dönemin radikal düşünce dünyasının tam merkezinde doğar. Babası William Godwin, siyasal felsefede otorite ve mülkiyet eleştirileriyle tanınan bir düşünür; annesi Mary Wollstonecraft, modern feminizmin kurucu metinlerinden Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesinin yazarıdır. Annesini doğumdan kısa süre sonra kaybeden Shelley, entelektüel olarak son derece yoğun ama duygusal açıdan kırılgan bir ortamda yetişir.

Henüz genç yaşta, evli ve dönemin en tartışmalı şairlerinden biri olan Percy Bysshe Shelley ile ilişki kurar; bu ilişki hem büyük bir aşk hem de uzun süreli bir toplumsal dışlanma anlamına gelir. 1816 yazında İsviçre’de, Cenevre Gölü kıyısındaki Villa Diodati’de geçen meşhur gecede, Lord Byron’ın ortaya attığı “korku hikâyesi yazma” önerisi, Mary Shelley’nin zihninde Frankenstein’ı doğurur. Shelley bu romanı yazdığında yalnızca 18 yaşındadır.

1818’de yayımlanan Frankenstein; or, The Modern Prometheus, onu edebiyat tarihine kalıcı biçimde yerleştirir. Shelley daha sonra Valperga (1823), The Last Man (1826) ve Lodore (1835) gibi romanlar kaleme alsa da, Frankenstein hem düşünsel hem kültürel etkisi bakımından ayrıksı bir yerde durur. Mary Shelley, romantik dönemin duygusal coşkusunu değil; aklın sınırsızlığına duyulan korkuyu yazmıştır.


Dünden Bugüne Frankenstein

Roman, 19. yüzyıl başında Sanayi Devrimi’nin ve Aydınlanma düşüncesinin yarattığı bilimsel iyimserliğe karşı karanlık bir itiraz olarak doğar. Shelley, bilginin ilerlemesini değil; bilginin sorumluluktan kopmasını sorgular.

Zamanla Frankenstein, edebî bir metinden çıkarak kültürel bir arketipe dönüşür. “Frankenstein” adı, yanlış biçimde yaratığın kendisiyle özdeşleşir; oysa romanda asıl trajedi, yaratıcının eserini terk etmesidir. Bu yanlış kullanım bile eserin modern dünyadaki algısını ele verir: sorumluluğu yaratılandan çok yaratana yüklemek istemeyen bir çağ.


Yanlış Ad, Kalıcı Hayalet

Frankenstein, popüler kültürde belki de en çok çoğaltılan ama en az doğru anlaşılan edebî figürlerden biridir. Romanın yayımlanmasından kısa süre sonra, yaratık ile yaratıcının adı yer değiştirir; bu yanlışlık, sinema ve görsel anlatılar yoluyla kalıcı hâle gelir.

Sinema tarihindeki en etkili kırılma, Frankenstein (James Whale) ile yaşanır. Boris Karloff’un canlandırdığı yaratık; alın dikişi, ağır adımları ve suskunluğu ile, Mary Shelley’nin metninden koparak ikonik bir korku figürüne dönüşür. Bu yorum, 1935 tarihli Bride of Frankenstein ile genişler ve Frankenstein mitini, Hollywood korku sinemasının kurucu sütunlarından biri hâline getirir.

Avrupa sinemasında Frankenstein, doğrudan uyarlamadan çok yansıma ve akrabalık ilişkileriyle görünür olur. Özellikle Nosferatu (F. W. Murnau), her ne kadar Bram Stoker’ın Draculasından uyarlansa da, yaratılmış-canavar figürünü modern dünyaya salan ilk sinemasal travmalardan biridir. Buradaki canavar, tıpkı Frankenstein’ın yaratığı gibi, bilimin değil modernliğin karabasanıdır.

20. yüzyılın ikinci yarısında Frankenstein, tür sinemasının ötesine geçer. Young Frankenstein, mitin korkudan komediye nasıl evrilebildiğini gösterirken; anlatının artık herkesçe bilinen bir kültürel ortak zemin hâline geldiğini kanıtlar. Parodi yapılabilmesi, Frankenstein’ın artık kolektif hafızaya yerleştiğinin göstergesidir.

2000’li yıllarda Frankenstein figürü, doğrudan uyarlamalardan çok etik ve teknolojik alegori olarak geri döner. Yapay zekâ, klonlama ve biyoteknoloji temalı anlatılar, Shelley’nin sorusunu günceller. Bu hattın doğrudan bir halkası olarak Frankenstein öne çıkar. Del Toro’nun uyarlaması, yaratığı korku nesnesi olmaktan çıkarıp duygusal ve varoluşsal bir figür olarak yeniden konumlandırır; Shelley’nin metnine belki de en sadık modern okumalardan birini sunar.

Televizyon dizileri ve popüler anlatılarda Frankenstein, çoğu zaman “kontrolden çıkan deney” metaforu olarak kullanılır. Çizgi romanlarda (The League of Extraordinary Gentlemen gibi), video oyunlarında ve animasyonlarda yaratık; bilimsel kibir, dışlanmışlık ve etik körlük temalarının kısa yolu hâline gelir. Günlük dilde “Frankenstein’a döndü” ifadesi, parçalı, uyumsuz ve kontrolsüz birleşimleri tanımlamak için kullanılır ki bu da metnin alegorik gücünün hâlâ canlı olduğunu gösterir.

Sonuçta Frankenstein, popüler kültürde tek bir film ya da karakter değil; iki yüz yıldır dolaşımda olan bir sorudur: Yarattığımız şey bizden bağımsızlaştığında, sorumluluk kime aittir?


Frankenstein Uyarlamalarının Mary Shelley Metninden Sapma Haritası

Mary Shelley’nin Frankenstein’ı, popüler kültürde belki de en çok uyarlanan ama en fazla sadeleştirilen metinlerden biridir. Uyarlama tarihi, aynı zamanda metnin felsefi derinliğinin adım adım törpülenme sürecidir.

1) Yaratıcıdan Yaratığa Sorumluluğun Kaydırılması

Shelley’nin romanında merkezî sorun yaratık değil, Victor Frankenstein’ın sorumsuzluğudur. Yaratık; düşünen, konuşan, okuyan ve kendini sorgulayan bir varlıktır. Ancak erken dönem sinema uyarlamaları, özellikle Frankenstein, bu içsel derinliği terk ederek yaratığı suskun, kaba ve sezgisel bir korku nesnesine indirger. Böylece ahlaki yük, yaratıcıdan yaratığa kaydırılır.

2) Dilin ve Bilincin Silinmesi

Romanda yaratık, Milton’ın Paradise Lost’unu okur, insanlık üzerine düşünür ve varoluşsal bir dil kurar. Sinema uyarlamalarının büyük bölümünde bu entelektüel kapasite tamamen yok edilir. Yaratık artık konuşamaz, dolayısıyla hak iddia edemez. Bu, Shelley’nin metnindeki temel etik çatışmanın —“yaratılanın hakları”— bilinçli ya da bilinçsiz biçimde ortadan kaldırılmasıdır.

3) Bilim Eleştirisinden Saf Korkuya Geçiş

Shelley için Frankenstein bir korku romanı değildir; bilimsel kibir eleştirisidir. Oysa uyarlamaların çoğunda hikâye, “yanlış deney”, “kontrolden çıkan icat” klişesine sıkıştırılır. Bu çizgi, özellikle Hammer Studios yapımlarında ve 20. yüzyıl ortası korku sinemasında belirginleşir. Metnin felsefi sorusu (“Yapabilmek, yapmayı meşru kılar mı?”) arka plana itilir.

4) Parodiyle Gelen Kültürel Donukluk

Young Frankenstein gibi parodiler, metni alaya alırken aslında Frankenstein’ın artık herkesçe bilinen ama içi boşaltılmış bir mit hâline geldiğini gösterir. Parodi, metnin gücünü değil; popüler kültürdeki aşınmasını tesciller.

5) Modern Dönüş: Metne Kısmi Geri Dönüş

Son yıllarda, özellikle Frankenstein, Shelley’nin metnine yeniden yaklaşma çabası dikkat çeker. Del Toro’nun uyarlaması, yaratığı yeniden duygusal ve ahlaki bir özne olarak ele alır; sorumluluk meselesini tekrar yaratıcıya yöneltir. Bu, iki yüzyıllık sapma haritasında nadir görülen bir geri dönüş girişimidir.

Mary Shelley’nin Frankenstein’ı, popüler kültürde çoğu zaman bir “canavar hikâyesi”ne indirgenmiştir. Oysa roman, yaratmanın değil, terk etmenin trajedisidir. Uyarlamalar ilerledikçe canavar büyümüş; fakat Shelley’nin asıl sorduğu soru küçülmüştür. Bugün Frankenstein’a yeniden dönmek, yaratığı değil; yaratıcının sorumluluğunu yeniden hatırlamak anlamına gelir.


Frankenstein canavar mı?
Hayır. Frankenstein, bilim insanının adıdır; canavarın adı yoktur.


Roman bir korku eseri midir?
Kısmen. Asıl korku, ahlaki sınırların yokluğundan doğar.


Bilim karşıtı bir metin mi?
Hayır. Bilimin sorumsuz kullanımına karşıdır.


Yaratık neden şiddete yönelir?
Dışlanma, yalnızlık ve reddedilme sonucu.


Bugün neden hâlâ güncel?
Yapay zekâ, genetik ve biyoteknoloji tartışmalarıyla doğrudan ilişkilidir.


Popüler Kültürde Frankenstein

Frankenstein, modern popüler kültürde en çok yanlış anlaşılan metinlerden biridir.

Sinemada: Yaratık çoğu zaman saf bir korku figürüne indirgenir.

Çizgi roman ve animasyonda: “Kontrolden çıkan deney” klişesiyle temsil edilir.

Güncel dilde: “Bu da Frankenstein gibi oldu” ifadesi, kontrolsüz birleşmeleri anlatır.

Akademide: Etik, biyopolitika ve bilim felsefesinin temel metinlerinden biridir.

Bu temsillerde çoğu zaman Shelley’nin ahlaki sorgusu geri plana itilir.


Genel Değerlendirme

Frankenstein, modern insanın aynasıdır. Sınır tanımayan merakı, kudret sarhoşluğu ve ardından gelen sorumluluktan kaçış bu romanda kristalleşir. Shelley’nin asıl sorusu şudur:
Bir şeyi yapabiliyor olmamız, onu yapmamız gerektiği anlamına gelir mi?

Bu soru, iki yüzyıl sonra hâlâ cevapsızdır.


Velev’den İlgili Maddeler

GROTESK
GOTİK ACADEMIA
VAMPIRELLA
HELLBOY
KAN KÜLTÜ