Maggie O’Farrell’in çok satan romanından uyarlanan Hamnet filminde Jessie Buckley başrolde.
Hamnet, bazı hikâyeleri anlatmak için değil, hatırlamak için çekilmiş gibi duran filmlerden biri. İzlerken bir olay örgüsünü takip etmiyorsunuz sadece; bir yasın içinde dolaşıyor, bir annenin kalbine yerleşiyor, bir babanın suskunluğuna çarpıyorsunuz. Ve belki de en çok, adını bildiğimiz ama hikâyesini bilmediğimiz bir çocuğun gölgesinde kalıyoruz.
Maggie O’Farrell’in aynı adlı romanından uyarlanan film, Shakespeare’in oğlu Hamnet’in kısa yaşamını ve ölümünü merkezine alırken, aslında Shakespeare’i değil, Agnes’i anlatıyor. Bu tercih başlı başına politik bir jest gibi. Tarihin büyük anlatıları hep erkek dehaların etrafında örülürken Hamnet, bakışı evin içine, bahçeye, bitkilere, anneliğe çeviriyor. Edebi altyapısı burada gücünü gösteriyor: O’Farrell’in romanında olduğu gibi film de boşlukları konuşarak değil, sezdirerek dolduruyor. Kelimelerden çok sessizlikler anlatıyor.
Yönetmenliğini Chloé Zhao’nun yaptığı bu uyarlama, onun önceki filmlerinden bildiğimiz doğal ışık takıntısını, uzun planlarını ve insan yüzünde dolaşan sabırlı kamerasını koruyor. Zhao, Nomadland ile kazandığı Oscar’ın ardından burada çok daha içe dönük, daha şiirsel bir dünya kuruyor.
Büyük dramatik patlamalar yerine yavaş yavaş içe işleyen bir anlatı tercih ediyor. Bu minimalizm, filmin ödül sezonunda özellikle “En İyi Uyarlama Senaryo”, “En İyi Görüntü Yönetimi” ve “En İyi Kadın Oyuncu” kategorilerinde konuşulmasına yol açtı.

Agnes rolünde Jessie Buckley, filmin ruhunu omuzlarında taşıyor. Buckley’nin oyunculuğu bir performanstan çok bir hâl gibi. Bakışlarıyla konuşuyor; oğlunun ölümünü öğrendiği sahnede çığlık atmadan yıkılabilmenin mümkün olduğunu gösteriyor. Onun yas tutma biçimi, seyirciye alan açıyor. Shakespeare rolünde Paul Mescal daha geri planda, daha mesafeli. Bu mesafe bilinçli bir tercih gibi duruyor; film, büyük yazarı bir baba olarak ele alırken onu romantize etmekten özellikle kaçınıyor.
Filmin en güçlü yanlarından biri, edebi referanslarını didaktik bir şekilde sunmaması. “Hamlet” ile “Hamnet” arasındaki ses benzerliği elbette bilinçli. Ama film bu bağlantıyı büyük açıklamalarla değil, sezgisel bir yankı olarak kuruyor. Bir çocuğun ölümüyle doğan bir metin fikri… Sanatın, yasın içinden filizlenmesi… Shakespeare’in trajedilerindeki ölüm ve kayıp temasının kişisel bir kökene bağlanması, izleyiciye şu soruyu fısıldıyor: Büyük eserler gerçekten yalnızca hayal gücünden mi doğar, yoksa bastırılmış acılardan mı?
Hamnet bir biyografi değil. Bir Shakespeare filmi hiç değil. Daha çok, tarihin kıyısında kalmış bir çocuğa ve onun annesine yazılmış sinemasal bir ağıt. Toplam sekiz dalda Oscar adaylığı konuşulurken bile insanın aklında ödüller değil, o küçük bedenin boşluğunu dolduran sessizlik kalıyor.
Belki de film tam olarak bunu yapıyor: Büyük isimleri küçültüp, küçük bir hayatı büyütüyor. Ve bize şunu hatırlatıyor — bazen dünya edebiyatının en büyük trajedilerinden biri, bir annenin mutfağında, kimsenin görmediği bir anın içinden doğar.
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
