‘Stranger Things’ geldi, Netflix çöktü

Netflix’in kaliteli yapımları arasında yer alan ‘Stranger Things’in merakla beklenen beşinci sezonu 27 Kasım’da yayınlandı, sevenleri ilk günde izleme rekoru kırıp platformu kilitledi.

Geçtiğimiz perşembe günü yeni sezonun ilk dört bölümü yayınladığında Netflix’in bazı yerlerde kısa süreliğine “gitmesi” bana hiç garip gelmedi. Çünkü Stranger Things artık bir diziden çok, aynı anda aynı yere dönülen bir buluşma gibi. İnsanlar ilk günde izleme rekoru kırıp platformu kilitleyince, bu sadece heyecan değil de sanki “evdeyiz” deme haliydi. Hawkins’e geri dönmek, bir yanıyla ekrana değil de kendi çocukluğumuza koşmak gibi.

Daha ilk sahnelerde hissediliyor: Kasaba aynı kasaba ama kimse aynı değil. Üzerlerinde zaman var. Dizi bunu bağırıp çağırmadan yapıyor; suskunluklardan, bakışların uzadığı yerlerden kuruyor. Duffer Kardeşler bu sezon korkuyu “hoplatan” yerlerden değil, içeri yavaş yavaş sızan bir ağırlıktan çıkarmış. Kamera bazen yüzlere o kadar yaklaşıyor ki, birinin gözünde büyüyen korkuyu izleyici kendi içinde büyütüyor. Sonra bir anda geniş bir boşluğun ortasında kalıyorlar — küçücük, savunmasız. Tam da büyümek gibi: kalabalığın içinde bile tek başına hissetmek.

“Öte taraf” metafor gibi çalışıyor

Görsel dünya da bunu taşıyor zaten. Karanlık sahneler sadece Upside Down’ın karanlığı değil; karakterlerin içindeki karanlığa da benziyor. Işık kimi yerde sert, kimi yerde kırılgan. Sanki dizi bize şunu söylüyor: “Korku dışarıda bir şey değil sadece, içeride de bir yankısı var.” Bu sezon “öte taraf” daha çok bir metafor gibi çalışıyor; bastırdığın şeyler, söyleyemediğin cümleler, içinden çıkamadığın suçluluklar gibi.

Oyunculuklar da tam bu büyüyen tona oturmuş. Eleven’ı izlerken artık gücünden çok yorgunluğu görülüyor. Millie Bobby Brown bunu öyle bir yerden oynuyor ki, bazen hiçbir şey yapmadan sadece durarak bile kalbini acıtıyor. Mike eskisi kadar konuşkan değil; Finn Wolfhard sanki her cümleyi birini kaybetmemek için tartıyormuş gibi. Max’in yükü hâlâ dizinin en ağır yerlerinden biri ve Sadie Sink bunu dramatik bir gösteriye çevirmeden, “ben böyle yaşıyorum” diyerek taşıyor. Dustin ve Lucas ise grubun içindeki o sıcaklığı, her şey çatırdarken bile ayakta tutuyor. Yetişkin tarafında David Harbour ve Winona Ryder’ın yorgun ama inatçı halleri, bu sezonun “daha gerçek” hissine çok iyi yakışıyor. Kısacası herkes büyümüş ve bunu rol değil, beden gibi taşıyor.

Stranger Things izlemek biraz “birlikte hatırlamak” gibi

Grup hâlâ grup ama eskisi kadar kolay değil artık. Bir arada olmak yetmiyor; anlamak, affetmek, bazen sadece yanında durmak gerekiyor. Dizi arkadaşlığı süslemiyor. Pürüzlü, yorucu, bazen yanlış anlaşılmalarla dolu ama yine de vazgeçilmez bir şey olarak gösteriyor. O yüzden hâlâ içimize işliyor.

Ve belki de bu yüzden insanlar aynı anda ekran başına oturdu. Stranger Things’i izlemek biraz “birlikte hatırlamak” gibi. Korkunun ortasında bile bir sıcaklık bulmak gibi. Yeni sezon geldiğinde Netflix’i çökertecek kadar kalabalık bir sevgi birikmişse, nedeni bence çok basit: Bu dizi bize sadece canavar göstermedi. Bize birbirine tutunmanın hâlini gösterdi.

Sonunda portal kapanır, Hawkins sessizleşir, herkes kendi yoluna gider belki. Ama Stranger Things’in izleyicide bıraktığı şey o olmayacak. Bence kalacak olan şu his: “Karanlık büyüse bile, yanımda biri varsa dayanırım.” Ve galiba yeni sezonun ilk gününde yaşanan o toplu koşuşturma, tam da bunun refleksiydi. Hawkins’e değil, birbirimize dönmekti aslında.

Sekiz bölümden oluşan beşinci sezonun ilk dört bölümü halihazırda Netflix’te yayında. 26 Aralık’ta üç bölüm daha yayınlanacak ve sezon finali ise 1 Ocak 2026’da izleyici ile buluşacak.

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER