Bazı hikâyeler okunmaz, biriktirilir. Nobelli yazar Orhan Pamuk’un romanı Masumiyet Müzesi tam olarak böyle bir hikâye – bir aşk anlatısından çok daha fazlası; bir takıntının, bir sınıf meselesinin ve 70’ler İstanbul’unun cam fanusa kapatılmış hâliydi. Şimdi bu hikâye dizi formunda karşımıza çıktığında, ister istemez şu soruyu sorduk: Bir romanın iç monologla kurduğu dünyası, ekranda nefes alabilir mi?
Romanın merkezinde Kemal’in Füsun’a duyduğu aşk değil; onun aşk sandığı sahiplenme duygusu vardı. Pamuk bize romantik bir hikâye anlatmıyordu aslında. Bize, bir erkeğin “seviyorum” diyerek bir kadını, hayatının vitrini hâline getirişini anlatıyordu. Füsun’un eşyalarını biriktirmek, izmaritlerini saklamak, dokunduğu her şeyi müzeleştirmek… Bu, aşkın şiirsel hâli değil; takıntının estetikle parlatılmış biçimiydi.
Dizi uyarlaması tam da burada riskli bir yere duruyor. Çünkü romanın gücü, Kemal’in zihnindeydi. O iç ses, o uzun cümleler, o kendini haklı çıkarma çabası… Ekranda bunu göstermek için ya cesur bir anlatım dili ya da radikal bir yorum gerekiyordu.
Dizinin tek sezon sürmesi biraz da bu ağırlıktan kaynaklanıyor gibi. Masumiyet Müzesi hızlı tüketilecek bir hikâye değil. Binge-watch çağında, izleyicinin sabrını zorlayan bir tempo var. Uzun bakışlar, sessizlikler, detaylara takılan bir kamera… Bu estetik tercih kıymetli ama geniş kitle için yorucu. Belki de bu yüzden hikâye tek sezonluk bir anlatı olarak kaldı; uzatılmadı, sündürülmedi. Bu yönüyle saygı duyulası bir karar.
Orhan Pamuk’un diziye kısa süreliğine katılması ise sembolik bir dokunuş olmuş. Bir yazarın kendi kurduğu evrene misafir olarak girmesi… Edebiyatla ekran arasındaki duvarın kısa süreliğine kalkması gibi. En önemlisi izleyiciye bu hikâyenin asıl sahibinin kelimeler olduğunu hatırlatan bir sahne de gibi de görmek mümkün. Pamuk’un varlığı diziyi bir prestij alanına taşımış, evet. Ama edebiyatın derinliğiyle görsel anlatımın sınırları arasındaki mesafe de daha görünür oldu.

Romanda, İstanbul adeta bir karakter gibiydi. Nişantaşı’nın vitrinleri, Çukurcuma’nın tozu, Boğaz’ın ağır akşamları… Dizi bu atmosferi yakalamaya çalışırken mecburen dönem estetiğine yaslanıyor. Kostümler, mekânlar, müzikler… Hepsi özenliydi. Ama romanın o iç sıkıntısını, o saplantılı bekleyiş hissini bütünüyle aktarmak mümkün müydü? İşte orada bir boşluk kaldı.
Ve en önemlisi: Bu hikâye gerçekten bir aşk hikâyesi mi? Bugünden baktığımızda Kemal’in “romantik” görünen hâlleri, aslında problemli bir erkeklik anlatısına dönüşüyor. Füsun’un hayatı, Kemal’in anlatısında sıkışıp kalıyor. Dizi bu meseleyi biraz daha görünür kılmaya çalışsa da romanın temel dinamiği değişmiyor: Anlatan erkek, hikâyesi anlatılan kadın.
Belki de Masumiyet Müzesi’nin asıl gücü burada. Rahatsız etmesinde. Aşkı kutsallaştırmak yerine, onu bir müze vitrini gibi sergilemesinde. Bakmamızı istemediğimiz yerlere ışık tutmasında.
Tek sezonluk kalması, Orhan Pamuk’un projeye dokunup geri çekilmesi… Tüm bunlar hikâyenin kaderiyle uyumlu aslında. Çünkü bazı aşklar uzun sürmez; bazı takıntılar ise hiç bitmez.
Masumiyet Müzesi roman olarak bir iç döküş, dizi olarak bir görsel arşiv. Ama her iki hâliyle de şunu söylüyor: İnsan sevdiğini değil, kaybettiğini biriktirir.
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
