Yazarak para kazanmak: Efsaneler, eşikler ve gerçekler

Gerçekten yazarak geçinmek mümkün mü? Çok satanlar listesi, kaç yazarı taşır; kaçını ezer? Telif, emekle mi gelir, görünürlükle mi? Yetenek mi kazandırır, süreklilik mi? Ve en hazini: Yazarlık, bugün kimin için bir meslek sayılır?

Bir zamanlar emek, görünür bir şeydi. Toprak sürülürken, hayvan bakılırken, bir kapı onarılırken insan neye karşılık aldığını bilir; alın terinin nereye aktığını görürdü. Bugün ise emek çoğu zaman görünmez durumda. Hizmet sektöründe, dijital mecralarda, ekran karşısında geçirilen saatler “iş” sayılıyor, ama neyin üretildiği, neyin karşılığının alındığı giderek muğlaklaşıyor. Bu bulanıklığın içinde yazı da yerini aldı.

Yazmak, uzun süre boyunca zahmetli, yalnız ve yavaş bir uğraş olarak algılandı. Metnin yayımlanması için editör kapılarının aşılması, dergilerin, yayınevlerinin iknası gerekiyordu. Bu eşikler zorlayıcıydı; ama aynı zamanda yazının değerini belirleyen filtrelerdi. Bugün bu eşiklerin çoğu ortadan kalkmış durumda. Bir blog açmak, bir bülten yayımlamak, bir platformda yazı paylaşmak birkaç dakika sürüyor. Yayım, sorun olmaktan çıktı. Hatta tam tersine, yazıya muhtaç mecra sayısı arttı.

Bu kolaylık, yazarlığı cazip bir hayal hâline getirdi. “Bir gün çok satarım”, “bir gün dizisi çekilir”, “bir gün yabancı dillere çevrilir” beklentisi, sosyal medyanın görünürlük vaadiyle birleşti. Yazı, bir meslekten çok bir ihtimal olarak dolaşıma girdi. Ancak ihtimal çoğaldıkça geçim meselesi karmaşıklaştı. Herkes yazıyor; ama yazıdan yaşayanların sayısı artmıyor.

Burada durup sormak gerekiyor: Yazarlık gerçekten para kazandıran bir uğraş mı, yoksa kazandırdığı sanılan birkaç istisna mı algıyı belirliyor? Çok satmakla geçinmek arasında nasıl bir fark var? Daha da önemlisi: Yapay zekânın metin üretimini sıradanlaştırdığı bir çağda, yazının ekonomik değeri nasıl şekilleniyor?

Bu sorular yeni değil; fakat bağlam farklı. Sosyal medya öncesinde yazarlık, az kişinin girebildiği bir alandı. Bugün ise kalabalık. Çok kalabalık. Bu kalabalık, yalnızca rekabeti artırmıyor; nitelikli metnin fark edilmesini de zorlaştırıyor. Yazının bolluğu, yazarı zenginleştirmiyor. Çoğu zaman yazıyı ucuzlatıyor.

Bir başka çelişki de burada: Yazı her yerde de, yazardan beklenen ücretsiz emek hiç olmadığı kadar yaygın. “Görünürlük” karşılığında yazmak, “kendini tanıtmak” adına teliften vazgeçmek, ileride bir şey olur umuduyla bugünü bedavaya harcamak neredeyse norm hâline gelmiş durumda. Yazarlık, meslek olmaktan çok bir sabır testine benziyor artık.

Bu yüzden “yazarlar ne kadar kazanıyor?” sorusu yalnızca rakamsal bir merak değil. Aynı zamanda yazının günümüzde nasıl konumlandığını, hangi emek rejiminin parçası hâline geldiğini de sorguluyor. Çünkü yazarlık görünür olmakla, sürdürülebilirlik kurmakla, algoritmalarla ve beklenti ekonomisiyle iç içe geçmiş bir uğraş.

Gelin bu “düğüm”e yakından bakalım. Romantik yazar mitini kenara koyup, somut verileri; istisnaları değil, genel tabloyu konuşalım. Çok kazananları kutsamadan, az kazananları küçümsemeden hem de… Çünkü mesele şu: Yazmak isteyen çok. Yazıyla geçinen az.

RAKAMLAR NE SÖYLER, YAZAR NEREDE DURUR?

Yazarlık söz konusu olduğunda en çok konuşulan şeylerden biri para; ama en az bilinen şey de yine para. Çünkü yazarlık gelirleri, tek bir kaleme indirgenemeyecek kadar parçalı bir yapı arz eder. Kitap telifi vardır, evet; fakat artık tek başına belirleyici olan o değildir. Konuşmalar, atölyeler, senaryo hakları, çeviri gelirleri, dijital platform anlaşmaları, abonelik sistemleri, hatta sosyal medya görünürlüğü… Bugünün yazarı, metinden çok bir “portföy” ile ayakta durur.

Önce çıplak tabloya bakalım. Uluslararası yayıncılık verileri, son iki yılda küresel kitap pazarının yaklaşık 90 milyar dolar bandında seyrettiğini gösteriyor. Bu rakam ilk bakışta baş döndürücü. Ancak aynı veriler, bu cironun çok büyük bir kısmının sınırlı sayıda yazar ve marka etrafında toplandığını da söylüyor. En çok satan yüzde 5’lik dilim, toplam gelirin yarısından fazlasını alıyor. Geriye kalan büyük çoğunluk ise küçük paylara bölünüyor.

Batı’da geleneksel yayınevleriyle çalışan yazarların büyük kısmı hâlâ ön ödeme (avans) + satış telifi modeliyle ilerliyor. Ortalama telif oranları türüne göre değişmekle birlikte yüzde 8 ile 12 arasında geziniyor. Ancak burada gözden kaçan bir ayrıntı var: Ön ödeme, çoğu zaman yazarı kurtaran değil, yayınevini güvenceye alan bir mekanizma. Kitap beklenen satışı yakalayamazsa, yazar yıllarca yeni bir ödeme görmeden yazmaya devam edebiliyor. “Kitabım çıktı” demek, “kazanmaya başladım” anlamına gelmiyor.

Bağımsız yayıncılık cephesi ise daha karmaşık. Dijital platformlar üzerinden kendi kitabını yayımlayan yazarlar, satış başına daha yüksek pay alabiliyor. Ne var ki burada da görünürlük sorunu devreye giriyor. Reklam bütçesi, kapak tasarımı, editöryal destek ve sürekli üretim zorunluluğu, bağımsız yazarı bir noktada yayıncıdan farksız bir iş yüküyle karşı karşıya bırakıyor. Kazananlar var mı? Var. Ancak onlar da istisna. Büyük çoğunluk, düzenli bir gelirden ziyade düzensiz ek kazançlar elde ediyor.

Türkiye’de tablo daha da çetin. Resmî veriler ve sektörel raporlar, yayımlanan kitap sayısının her yıl arttığını, okuma oranının ise aynı hızda yükselmediğini gösteriyor. Bu, pastanın büyümediği bir ortamda dilim sayısının artması anlamına geliyor. Çok satan birkaç isim dışında, yazarların önemli bir bölümü kitabından elde ettiği gelirle yaşamını sürdüremiyor. Bu yüzden akademi, gazetecilik, editörlük, reklam yazarlığı ya da senaryo işleri hâlâ yazarlığın doğal uzantıları gibi duruyor.

Bir de işin yeni boyutu var: Yapay zekâ. Son iki yılda metin üretiminin otomatikleşmesi, yazının ekonomik değerini doğrudan etkiledi. Basit içerikler, tanıtım metinleri, hatta kimi köşe yazıları artık birkaç komutla üretilebiliyor. Bu durum, özellikle geçimini “sipariş metin”lerden sağlayan yazarlar için ciddi bir daralma yarattı. Yazara ayrılan bütçe genişlemedi gibi, metin de ucuzladı.

Şu açık bir paradoks: Hiç bu kadar çok yazı dolaşımda olmamıştı. Hiç bu kadar çok insan “yazarım” dememişti. Ama yazıyla geçinmek hiç bu kadar zor da olmamıştı. Çünkü piyasa artık yalnızca metinle yetinmiyor, metnin etrafındaki hikâyeyi, yazarı bir figür olarak satabilmeyi, sürekliliği ve görünürlüğü satın alıyor.

Dolayısıyla mesele “iyi yazmak” ile sınırlı kalmıyor. Bugünün yazarı için asıl soru şu: Yazı, hangi kanallarla dolaşıma girecek, kim tarafından fark edilecek, nasıl sürdürülecek? Rakamlar bize şunu söylüyor: Yazarların büyük kısmı çok kazanmıyor. Ama yazıdan tamamen kopmuyor. Aradaki fark, yazının tek gelir kapısı olup olmadığıyla ilgili.

GÜRÜLTÜ, GÖRÜNÜRLÜK VE YENİ YAZARLIK REJİMİ

Yazarlıkla para arasındaki ilişkiyi konuşurken Wattpad’i görmezden gelmek artık mümkün değil. Çünkü Wattpad, yalnızca yeni bir platform değil; yazının üretim, dolaşım ve kazanç biçimini kökten dönüştüren bir eşik. Üstelik bu dönüşüm, eleştirmenlerin ya da edebiyat kurumlarının onayıyla gerçekleşmedi. Gürültüyle, taşkınlıkla, hatta kimi zaman sabır sınırlarını zorlayan bir coşkuyla geldi.

Kitap fuarlarında kopan fırtınayı hatırlayalım. Stantların önünde biriken kalabalıklar, çığlıklar, imza kuyrukları… İlber Ortaylı’nın “bu çocuklara pop konseri düzenleyin” çıkışı… İki farklı kültürel rejimin çarpışması… Bir yanda sessizlikle, mesafeyle ve ağırkanlılıkla kurulan eski edebiyat adabı; öte yanda yazarı sahnede görmek isteyen, ona dokunmak, bağırmak, birlikte eğlenmek isteyen bir okur kitlesi.

Burada kritik nokta şu: Bu gürültü, yalnızca gençliğin taşkınlığı değil. Aynı zamanda yazının bir tür topluluk pratiğine dönüşmesi. Wattpad çıkışlı yazarların başarısı, yalnızca metnin içeriğiyle açıklanamaz. Asıl fark, yazarla okur arasındaki ilişkinin niteliğinde ortaya çıkıyor. Geleneksel yayıncılıkta okur, metnin karşısında duran anonim bir figürdü. Wattpad’de ise okur, metnin içinde. Yorum yazar, yön verir, birlikte büyür. Yazar, bir grubun, bir kuşağın sesi hâline gelir.

Bu nedenle Wattpad yazarlığı, klasik anlamda “ticarî ortaklık” üretmez. Daha çok bir yol arkadaşlığı kurar. Aynı yaş grubunun, benzer dertleri, benzer öfkeleri ve benzer hayalleri paylaşması üzerinden ilerleyen bir bağ. Bu bağ, yayınevlerinin sonradan devreye girip profesyonelleştirdiği bir ilişkiye dönüşür; ama çekirdeği ticaret değildir. Aidiyettir.

Elbette bu tabloyu romantize etmek de doğru olmaz. Yayınevlerinin bu genç yazarlara yaklaşımı son derece hesaplıdır. Kapak tasarımları, tanıtım videoları, sosyal medya kampanyaları, influencer destekleri… Wattpad edebiyatı, kısa sürede ciddi bir ticari sektöre dönüştü. Bazı genç yazarların çok kısa sürede ciddi paralar da kazandı. Ancak bu kazanç, yazının “edebi değerinden” çok, görünürlük ekonomisiyle ilişkili…

Bu noktada rahatsız edici, ama kaçınılmaz bir gerçek söz konusu: Wattpad, yazarlığı demokratikleştirmiştir; ama eşitlememiştir. Tıpkı YouTube’da, Instagram’da ya da TikTok’ta olduğu gibi. Gürültü büyüktür; kazanç dar bir huniye akar.

Yine de bu hareketi küçümsemek büyük bir körlük olur. Wattpad, Türkiye’de yıllardır şikâyet edilen bir şeyi fiilen gerçekleştirmiştir: Gençlere yazma alışkanlığı kazandırmıştır. Üstelik bunu didaktik programlarla, “okuma listeleri”yle ya da ahlaki telkinlerle değil; arzu üzerinden yapmıştır. Yazmak istemişlerdir. Okunmak istemişlerdir. Paylaşmak istemişlerdir.

Bu nedenle Wattpad meselesi, “gençler çok satıyor” başlığıyla ele alınamaz. Burada yazının statüsü değişmiştir. Yazı, kimlik kurma, var olma, görünme ve birlikte olma aracına dönüşmüştür. Bu dönüşüm, ister beğenelim ister burun kıvıralım, yazarlığın ekonomik kaderini de etkilemiştir.

MİTLER, İSTİSNALAR VE YENİ YAZAR KİMLİĞİ

“Yazarak zengin olmak” fikri, edebiyattan çok dolaşım hikâyeleriyle beslenir. Liste başları, rekor satışlar, dev avanslar… Medya, yazarlığı istisnalar üzerinden anlatmayı sever. Stephen King, J. K. Rowling ya da George R. R. Martin gibi isimler, yazarlığın doğal sonucuymuş gibi sunulan bir refah anlatısının vitrinidir. Oysa bu vitrin, mesleğin geneline dair sağlıklı bir fikir vermez.

Bu mitin gücü, nadir olanı norm gibi göstermesinden gelir. Yayıncılık ekosistemi piramit biçimindedir: En üstte çok dar bir kesim, ortada kırılgan bir “geçinenler” tabakası, altta ise görünmeyen geniş bir emek alanı bulunur. Mit, piramidin tepesine bakmamızı ister; tabanı unutturur.

Aykırı kazanç hikâyeleri, çoğu zaman edebiyat dışı kaldıraçlarla mümkün olur. Colleen Hoover’ın yükselişi, TikTok merkezli okur dolaşımıyla; Brandon Sanderson’ın rekor bağış kampanyası, yıllara yayılan sadık okur topluluğuyla açıklanır. Bu örneklerde metnin niteliği elbette önemlidir; fakat belirleyici olan, dolaşım mimarisi ve okurla kurulan sürekliliktir.

Bu yüzden aykırı kalırlar: Çünkü aynı anda birçok koşulun buluşması gerekir. Türün genişliği, okur yaşının görece düşüklüğü, platform etkisi, zamanlama ve anlatının kolay paylaşılır oluşu… Bu bileşenlerden biri eksildiğinde kazanç hikâyesi sönümlenir. İstisna, tekrar edilebilir bir reçeteye dönüşmez.

Bugün yazar, metinle sınırlı bir özne sayılmaz. Sosyal medya, yazarı marka olmaya çağırır. Kapak, profil fotoğrafı, paylaşım ritmi, görünürlük… Bu çağrı, edebiyatla sürekli bir gerilim üretir. Çünkü marka mantığı hız ister; edebiyat ise zaman talep eder. Marka netlik arar; edebiyat çoğu zaman muğlaklıkla ilerler.

Burada bir kırılma yaşanır: Yazı, okurun karşısına metin olarak çıkmadan önce yazar kimliğiyle karşılanır. Bu durum, bazı metinleri taşır; bazılarını boğar. Yazarın sesi, platformun gürültüsünde eriyebilir. Yine de bu gerilim tek yönlü bir kayıp üretmez. Doğru kurulduğunda, sosyal medya yazının dolaşımını genişletir; okurla doğrudan temas sağlar. Bedeli ise sürekli görünür olma baskısıdır.

Yapay zekâ, yazarlığı ortadan kaldırmaz; yazarın konumunu değiştirir. Otomatik üretim, ortalama metni ucuzlatır. Bu durum, insan yazar için iki alanı öne çıkarır: Ses (üslup) ve bakış. Taklit edilebilen kalıplar hızla sıradanlaşır; ayırt edici olan, deneyimin işlenişidir.

Bu çağda yazar, seçen, eleyen, bağlayan bir özneye dönüşür. Kurgu kurar, anlam mimarisi inşa eder, etik sınırları belirler. Yapay zekâ, taslağı hızlandırır; fakat karar anını devralmaz. Dolayısıyla “yazar kimliği”, ustalıktan çok editoryal bilinç ve düşünsel sorumluluk üzerinden yeniden tanımlanır.

Bu tablo, mitleri zayıflatır; istisnaları daha görünür kılar. Yazarlık, bir sıçrama mesleği olmaktan çok, uzun soluklu bir konumlanma hâlini alır.

KİMLER, NE KADAR KAZANIYOR? MASAYA OTURMAK İSTEYENLER NE YAPABİLİR?

Rakamlarla konuşalım; çünkü yazarlık meselesi çoğu zaman sisli bir alanda dolaşıyor. Küresel ölçekte Stephen King, J.K. Rowling ya da George R. R. Martin gibi isimler, kitap telifi dışında film–dizi uyarlamaları, lisans anlaşmaları ve yan ürünlerden oluşan bir ekosistemle yılda onlarca milyon dolara ulaşabiliyor. Bu isimler, istatistikte “uç değer” hanesinde duruyor. Piyasanın ortalamasını temsil etmiyorlar; piyasayı eğip büken bir üst ligden söz ediyoruz.

Bir alt basamakta, kitapları istikrarlı biçimde satan, ama küresel ikon mertebesine yükselmeyen yazarlar var. Örneğin Gillian Flynn gibi yazarlar, tek bir güçlü romanla (ve uyarlamayla) ciddi bir sıçrama yapabiliyor; fakat bu sıçrama kalıcı bir gelir düzlemine dönüşsün diye ardışık üretim, doğru ajans ve süreklilik gerekiyor. Bir başka örnek Roxane Gay: telif, deneme, konuşma ve akademi ekseninde çok kanallı bir gelir modeli kurulduğunda yazarlık geçimlik bir işe yaklaşabiliyor.

Türkiye’ye geldiğimizde tablo daha dar. Orhan Pamuk gibi uluslararası dolaşıma girmiş yazarlar, çeviri ve yabancı satışlardan beslenen büyük bir telif havuzuna sahip. Yerli pazarda yüksek satışa ulaşan Ayşe Kulin, Elif Şafak, Ahmet Ümit gibi isimler ise geniş okur tabanı, güçlü dağıtım ve süreklilik sayesinde yıllık anlamlı gelirler üretebiliyor. Buna karşın, nitelikli ama dar bir okur çevresine seslenen pek çok yazar için telif, tek başına hayatı çevirmiyor; editörlük, çeviri, senaryo, ders ve konuşma gelirleriyle birleştiğinde anlam kazanıyor.

Burada Wattpad çıkışlı örnekleri ayrıca anmak gerekir. Emre Gül, Büşra Küçük gibi isimler, çok genç yaşta büyük satış rakamlarına ulaştı. Bu başarı, platform okurluğunun kitlesel enerjisi, hızlı dolaşım ve pazarlama becerisiyle mümkün oldu. Aynı modelin uzun vadede sürdürülebilmesi ise üretim temposu, tür sadakati ve okurla kurulan bağın niteliğine bağlı.

Peki, “yazarak para kazanmak isteyenler” için somut yol haritası var mı?

Tür seçimi ve konumlanma: Piyasa, romantik, gerilim ve genç yetişkin türlerinde daha geniş. Bu gerçek, estetik hedeflerle çelişmek zorunda değil; stratejik bir başlangıç sağlayabilir.

Süreklilik: Tek kitapla mucize beklemek yerine, düzenli üretim ve görünürlük gerekir. Okur alışkanlıkla bağ kurar.

Profesyonel çerçeve: Editör, kapak, mizanpaj ve ajans… Bunlar lüks değil, gelir ihtimalini yükselten araçlardır.

Çok kanallı gelir: Kitap telifi tek başına yetmediğinde; yazarlık atölyeleri, konuşmalar, senaryo ve dijital içeriklerle gelir çeşitlendirilir.

Dijital okurla ilişki: Sosyal medya, hem bir vitrin hem de okur davranışını okumak için bir laboratuvardır. Midesi kaldıranlara tavsiye edilir.

Yazarlık, bugün de çoğunlukla “tek maaşlı” bir meslek sunmuyor. Az sayıda istisna, manşetleri kaplıyor; geniş çoğunluk ise parçalı gelirlerle ayakta duruyor. Bu tablo, yazının değersizliğini göstermiyor. Yalnızca oyunun kurallarını netleştiriyor. Oyuna girmek isteyenin, hayalle birlikte hesabı da masaya koyması gerekiyor.

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER