Hatırlar mısınız, Ümit Besen’in listeleri altüst ettiği yıllardı; “Alışmak Sevmekten Daha Zor Geliyor” çalardı minibüslerde, evlerde, düğünlerde… Bunun, toplumsal hafızamızın dışavurumu olduğunu düşünmemiştim hiç… Sonuçta basit melodili, basit sözlü, basit bir şarkıydı. Herhangi bir “şey” ile nasıl, ne tür bir ilişkisi, bağı olabilirdi ki…
Yanılmışım; o kadar da “basit” değilmiş meğer. Henüz kavramaktayım “derin yapı”sını… Her gün yeni bir şey koymaktayım anlam alanına… Biraz komik değil mi?
Adına okur dediğimiz o muamma, hakikaten ilginç: çok az şey biliyor, bildiğinden de kolay kolay vazgeçmiyor. Dolayısıyla yeniye kapalı! Farklıya uzak! Bir kıyı yüzücüsü o… Ayağı hep yere bassın istiyor. “Başka” dünyaların şarkısını sevmiyor!
Şimdi bu sözümden şu anlaşılmasın lütfen: Türk okur, Türk yazarları okur! Çok hatalı ve hayli eksik bir saptama olur bu. Zira yıllarca çoksatanların zirvesine daima çeviri kitaplar oturdu. Muhtemelen hiçbir eserimiz bir “Martı”, bir “Dönüşüm”, bir “Satranç”, hatta bir “Secret”, bir “Bir Çift Yürek” kadar satmadı. Moda olmadı. Gündem belirlemedi. Talihsiz şekilde iltifat gören “Kürk Mantolu Madonna”yı bir istisna olarak görürsek eğer…
Bir şeyi, yeni bir şeyi dünyamıza kabul etmekte zorlanıyoruz. Onu anlamak için zahmete girmek istemiyoruz. Nadiren hoşgörülü olduğumuzda da “bizim gibi” olmasını bekliyoruz, duvarı yıkmak yahut kepenkleri kaldırmak için… Ona hazır olmadığımız için de onu anlamıyoruz, uzağına düşüyoruz. Akılalmaz bir serüven!
Tektipleşmek hoşumuza gidiyor gocunmuyoruz “herkes” olmaktan… İçimiz ısınıyor kalabalık içinde… Güven telkin ediyor bize aidiyetlerimiz… Büyüklere, güçlülere bayılıyoruz…
Belki de bundan ötürü hapsedildiğimiz kafesin, çitin ötesini, dışını merak etmiyoruz. Pek hoşnuduz bulunduğumuz yerden, elimizde avucumuzda kalandan… Yüz kere konsa önümüze aynı saman itiraz etmeyiz. Öyle ya, bir başka saman daha kötü, daha yavan, daha pis olabilir… Hep böyle! İyi bir olasılık gelmez aklımıza!
Öğretilmiş çaresizlik denebilir mi buna, bilmiyorum; sanki tercih edilmiş bir çaresizlik bu… Ve belki de biraz korkaklık…Kaybetmekten mi, yoksa yanılmaktan, yenilmekten mi korkuyoruz belli değil. Oysa bir Türk dünyaya bedel, değil mi?
Yayıncılar açısından o kadar zor ki hangi kitabın basılacağına karar vermek. Bir yanda öyle yahut böyle belirli bir okuru olan yazar/eser var, diğer tarafta ilgi görüp görmeyeceği şüpheli bir yazar/eser… Eğer ödül yağmuruna tutulmuşsa şansı artar yeni yahut farklı olanın; zira ödül deyince akan sular durur bizde… Unutuveririz kimlerin nasıl ödüllendirildiğini… Hangi dolapların döndüğünü… Muktedir kabul edilenlerin görüşleri daha değerli, daha önemlidir kendi görüşümüzden… Onlar her şeyin iyisini bizden iyi bilirler. Ne hikmetse…
Ödülün yanında kaç dile çevrildiği de mühimdir. Ne kadar çok dile çevrilmişse o kadar iyi… Değil mi ki bizim dışımızda birileri sahip çıkmış o esere, bu yeter bize. Nasıl bir zavallılık…
Hem ödül almış, hem birçok dile çevrilmiş hem de listelere girmişse bir eser, tadından yenmez! Gerekirse yüksek telif bedelleri ödenip telaş edilerek ulaştırılır, alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçmeyen bizlere… Ama bir eseri sevmek, bir esere alışmaktan daha kolaydır ve alımı tetikleyen sevme değil alışkanlıktır bizde çoğu kere… Sevdiğimiz kitapların baskıları tükenebilir zamanla, ama alıştığımız kitaplar yenik düşmezler zamana… İlginç bir durum!
Peki, bir şeye alışmamız için ne gerekli? Salt sevmek yetmiyor besbelli… Çok okunmuş olması da keza öyle… Ortalık vaktiyle popüler olmuş, sonra gündemden düşmüş eserden geçilmiyor.
Akla ilk şu geliyor: Edebi nitelik! Ancak yine de emin olmak mümkün değil. Edebi değeri yüksek olsa da bizde alışkanlık yapmamış o kadar çok eser var ki… Haklı yahut haksız yere “klasik” mertebesine ulaşmış eserler de alışkanlık yaratamayabiliyor. Kaldı ki dilimize çevrilen klasikler de pek sınırlı… Sanki Alman edebiyatı Kafka’dan, Rus edebiyatı Dostoyevski’den, Fransız edebiyatı Balzac’tan ibaret, başkası yok.
Eskiden kabul görmüşlere kolay alışıyoruz da ilk kez yayımlanan bir klasiğe alışmamız ya zaman alıyor ya da mümkün olmuyor.
Galiba basitlik önemli… Ama o da yetmiyor tek başına. Bu durumda şunu mu sormak gerek: Ne arz ediliyorsa ona alışılıyor ve o satın alınıyor bugün, yarın ve daima… Tıpkı Yeşilçam filmleri gibi… Tıpkı arabesk gibi… Tıpkı günümüz dizileri gibi… Baskın olana, yaygın olana alışıyoruz adeta.
Zaman da alıyor alışmamız yine de… “Huzur” mesela… “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” mesela… Ne kadar geç alışıldı ve sevildi. Nasip olmadı yazarına bugünleri görmek…
Bu direnç belli bir sebebe mi dayanıyor, kestirmek güç! Karanlıkta yürümekle eş… Üzücü olan, bulduğumuzu sandığımız sebebin mantıktan yoksun olma olasılığın yüksek olması…
Tek tercihte, ilk tercihte en güzeli, en kusursuzu, hatta en rizikosuzu almak, onu okumak istiyoruz. Okuduğumuz kitabın “kötü” çıkması ürkütüyor bizi. Yanlış tercihte bulunmaktan çekiniyoruz. Sanki şu berbat hayatta eylediğimiz, yaptığımız her şey mükemmelmiş gibi… Üstelik ciddi bir “standart” sorunumuz varken…