“Sadakat, ertelenmiş bir ihanettir”

Cağaloğlu’nun eski kahvelerinden birinde buluştuk Murat Batmankaya ile. Söz döndü dolaştı kırılganlığa, aşka, sadakate, unutuşa… Ve nihayet “Kırılma Günü”ne uzandı.

Kitaplarla ilişkimde bir tesadüfün payı hep büyük olmuştur. Bir arkadaşımın masasının üzerinde rastladım Yaralı Zarafet’e. Kapağındaki incelikli tasarım ilgimi çekti; sayfalarını araladığımda ise kırılganlık üzerine küçük fragmanlardan oluşan, hem felsefi hem edebi bir metinle karşılaştım. İnsanı içine çeken, ama okudukça huzursuzluk da veren cümlelerdi bunlar. Merak ettim: Bu kırık aynaları kim yerleştirmişti satırların arasına?

Birkaç gün sonra Murat Batmankaya ile Cağaloğlu’nda, şehrin eski kahvelerinden birinde buluştuk. Sessiz, az ışıklı bir köşede oturduk. Masanın üzerinde fincanlarımız duruyordu, ama Batmankaya konuşmaya başladığında kahveler soğudu; çünkü her cevabı kendi başına bir yolculuktu. Göz göze geldiğimizde cümleleri kadar bakışının da kırılganlığı hissettirdiğini fark ettim.

 “O gün canım yandı…”

Uzun etmeyip, “Yaralı Zarafet’in çıkış noktası neydi?” diye soruyorum. Batmankaya, kısa bir sessizliğin ardından yutkunuyor:

“Uzun süredir içimde dolaşan bir kavramın ete kemiğe bürünmesi oldu bu kitap. Kafka’nın Aforizmalar’ını İngilizce ve Almanca’dan karşılaştırmalı olarak çevirdiğim esnada doğdu fikir. Film izledikçe, müzik dinledikçe, tiyatro yahut opera seyrettikçe, hayatın içinde orada yahut burada dolaştıkça bir şeylere tosladım ve onları küçük notlar halinde yazdım. Ama aklımda ‘kitap’ düşüncesi yoktu. Ta ki o kırılmalardan biri başıma gelene kadar… O gün canım yandı, ve gerisi çorap söküğü gibi geldi.”

Sözleri ağır ağır ilerliyor; arada masaya dokunuyor, sanki ritim tutar gibi. “Kırılganlık,” diyor, “yalnızca bir eksiklik değil, aynı zamanda yeni bir görme biçimi. Utançla da, zarafetle de yaşanabilir; bu bir tercih meselesi.”

Kitabın biçiminden söz ederken sesinde bir kararlılık beliriyor: “Fragmanlar, kısa ama yoğun cümleler… Uçuşan yahut sönümlenen fikirler… Çünkü kırılma yekpare bir anlatı değildir. Parçalı, yarım, beklenmedik bir tecrübedir. Ben de bu parçalı yapıyı yazıya yansıtmayı arzuladım. Yaralı Zarafet edebiyatla düşünce, sinemayla psikoloji arasında salınan ve en çok ‘deneme’ye sırtını dayayan bir kitap oldu.”

Bir ara not defterime eğilirken bakışlarımı hissediyor ve ben sormadan yanıt veriyor: “Kırılmayı salt yaralanma olarak görmek bence eksik bir teşebbüs… Kimi kırıklar insanı açıklığa, bilince taşır. Winnicott’un dediği gibi, sahte benlik çatladığında ışık sızar. Kırılma bir felaket değil, bir eştir aslında.”

Kırılganlığın düşünce atlası

Söyleşi ilerledikçe Batmankaya’nın zihnindeki yol arkadaşları beliriyor. Butler, Weil, Bachelard, Benjamin… “Bilinçli bir seçimden çok,” diyor, “ister istemez kapısını çaldığım seslerdi bunlar. Butler kırılganlığı etik sorumlulukla bağladı, Bachelard mekânın kırık yanlarını hayal gücüyle. Onlar sayesinde kırılganlığı bir disipline hapsetmeden, çok katmanlı bir insanlık hâli olarak görebildim.”

Konuşurken sesi biraz daha yumuşuyor: “Evet; kırılganlık çoğu kez zayıflık olarak görülüyor. Ama bence başkasına açılabilmenin önkoşulu. Etik sorumluluk tam da burada başlar. Çünkü incinmiş olan, başkasının da incinebileceğini bilir.”

Bir sonraki sorum yalnızlık üzerine oluyor. Dijital çağda herkesin kalabalıkların içinde yalnızlığını yaşadığını anlatıyor. Eva Illouz’dan, Sherry Turkle’dan bahsediyor; “Artık yalnızlık boş bir odanın sessizliği değil, milyonlarca ekranın ortasında biraz yalnız, çoğu kere yankısız kalmak” diyor. Sonra ekliyor: “İnsanın kendi yankısızlığını duyması, işte en kırıcı olan bu.”

Kutsal üçgen: Yalnızlık, aşk ve sadakat

Aşk üzerine konu açıldığında gözlerinde hafif bir parıltı beliriyor. “Sevgi, en başından bir eksiklik itirafıdır” diyor. “Lacan’ın dediği gibi, arzu eksik olana yönelir. Bu yüzden aşk daima tamamlanamama duygusuyla yaşanır. Ben aşkı bir barınma metaforuyla düşündüm hep: Sevdiğinde sığınağa kavuşan, bittiğinde yerinden edilen insan…”

Sadakati soruyorum; hafifçe gülüyor: “Sadakati çoğu zaman yüceltilen bir erdem gibi görürüz. Oysa ben sadakatin çoğu kez “ertelenmiş bir ihanet” olduğunu düşünüyorum. Bu, belki biraz kışkırtıcı bir ifade, ama bence gerçeğe hayli yakın: İnsan her zaman sadık kalmaz, kalamaz; sadece ihaneti erteler. Kundera’nın söylediği gibi, sadakat ve ihanet aslında zamanın farklı dilimleridir. Burada kırılganlık şuradan doğuyor: Sadakat, çoğu zaman sevginin kendisinden değil, korkudan, konformizmden, kaybetme endişesinden besleniyor. Ve bu yüzden sadakat her zaman sağlam bir bağ değil, çatlak bir yüzey olarak kalıyor.”

Belleğin kırılganlığından söz ederken Proust’a uzanıyor: “Unutmak kapanıştır, hatırlayamamak ise açık yara. Bellek sadece hatırladıklarımızdan değil, hatırlayamadıklarımızdan da oluşur. Ben bu farkı yazarken Proust’un madlen sahnesini düşündüm: Bir tat, bir koku, bir ses bizi bilinçdışında bir yere taşır, ama nereye gittiğimizi tam bilemeyiz. İşte kırılganlık tam da bu belirsizlikte açılır. Çünkü hatırlanamayan şeyin yasını tutmak, insanı sürekli eksik hissettiren bir trajedidir.”

Aynı nakarat: Başarı ve onarılamaz kırıklar

Başarı üzerine düşüncelerini aktarırken ise Byung-Chul Han’ın kapısını çalıyor, hatta aralıyor: “Bugünün insanı artık dış baskıyla değil, kendi içindeki başarma zorunluluğu ile kırılıyor. Benim için başarı tamlık değil, vicdanın huzur bulduğu yerdir.”

Bir noktada insanlarla yapıları karşılaştırıyor: “Bazı duvarlar yıkılmaz, içinde hâlâ bir ses yankılanır. Bazı insanlar da böyledir. Dışarıdan sağlam görünür, ama içten içe çoktan çökmüştür.”

Kintsugi’ye geldiğimizde kahveden bir yudum alıp ciddileşiyor: “Japonların kintsugi geleneği çoğu kez romantize edilir: Kırık çömlekler altınla onarılır, kusur güzelliğe dönüştürülür vs. Ama ben bu bakışın eksik olduğunu düşünüyorum. Çünkü her kırık onarılmak istemez. Bazı kırıklar yalnızca tanınmak, orada öylece kalmak ister. Onarmak çoğu zaman iyi niyetle başlayan, ama karşıdakinin kırığını değil, kendi rahatsızlığımızı dindiren bir girişimdir. Kırık, bazen sadece kırık olarak kalmalıdır; çünkü insana “eksik de olsa varım” demeyi öğretir. Bu, bir çeşit zarafet üretir: Eksikliğiyle tamam olan, kapanmamışlığıyla sahici olan bir zarafet.”

Yazı serüveni ve Kırılma Günü

Kendi yazı serüvenini anlatırken ise iştahı kesiliyor. Kelimeler kerpetenle sökülüyor ağzından. Cümleleri uzun sessizliklerden sonra geliyor. Sonra yavaşça, “Yaralı Zarafet hem devam hem kopuş kitabı.” diyor, “Öncekilerde analitik, kuramsal bir dil, olup bitene uzaktan bir bakış vardı. Burada parçalı, ama duygu yoğun bir dil söz konusu. Düşünceyi incinmiş yanlarıyla yazıya taşıma çabası bu.”

Okurla kurduğu bağdan söz ederken ise bir daveti yineliyor: “Bu kitap iyileştirme vaadi sunmuyor. Kırıklarımızla yaşamayı öneriyor. Gelin birlikte eksik kalalım, ama eksikliği zarafetle taşıyalım.”

Son sözlerinde kişisel kırılganlıklarına değiniyor: “Kırılmayı hayatımda kayıplarla, bitişlerle hissettim. Ama kitap bir itiraf değil; ortak duygulara açılıyor. Bana öğrettiği şey şu: Eksikliklerimi saklamak değil, kabul etmem gerek. Eksikliğe rağmen değil, eksiklik sayesinde yaşamam yani…”

Sonra yüzünde muzip bir gülümseme beliriyor: “Kitabın sonunda doğum tarihim 7 Temmuz’u ‘Kırılma Günü’ olarak önerdim. Dondurmanın, kahvenin, kedilerin günü var; ama kırılmanın yok. Oysa herkesin kırıldığı bir tarih vardır. ‘Kırılma Günü’ her bireyin içine eğildiği, ama aynı zamanda insanlığın ortak paydasını bulduğu bir gün olabilir. Ne tam yas, ne tam sevinç… Bir teklif bu sadece: kırığın da bir ritüeli olsun diye.”

Söyleşi bittiğinde akşam güneşi çıkmak üzereydi. Batmankaya’nın sözleri, mekânın sessizliğiyle birleşince tuhaf bir duygu bıraktı içimde. Kırılmak, bazen insanın en büyük zaafı değil, en derin zarafeti olabiliyordu demek… Yaralı Zarafet tam da o kırık aynada beliren yüzümüzü bize hatırlatıyordu.

Eve döndüğümde, bir kez daha okuma ihtiyacı hissettim. Gördüm ki, yazan ile yazılan arasında müthiş bir bağ var. Her an yıkılmaya hazır, her rüzgâra gebe… Sonra ayırdığı zaman için teşekkür etmediğimi hatırladım ve içim sızladı. Konuşmak için bir bahane olur, diye teselli edip sıcak bir kahve koydum kendime. Açtım Sevmek Zamanı’nı… Dedim: Ben de artık bir Halil’im kendimce…

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER