James F. English’in The Economy of Prestige: Prizes, Awards, and the Circulation of Cultural Value (2005) adlı eseri, edebiyat ödülleri üzerine yazılmış en kapsamlı ve sistematik çalışmalardan biri.
English, ödülleri yalnızca “en iyiyi seçen” kurumsal jestler olarak değil, kültürel ve ekonomik değeri dolaşıma sokan araçlar olarak görür. Ona göre ödüller, modern kültürün işleyişinde neredeyse bir para birimi gibidir: Prestij. Bu yüzden “prestij ekonomisi” kavramını ortaya atar. Tıpkı finans piyasaları gibi, edebiyat ve sanat dünyasının da kendi sermaye biçimleri vardır; burada sermaye, ödüller aracılığıyla el değiştirir.
Masaya yatırdığımı bazı kavramlar var; birkaçını aktarayım:
Prestij Ekonomisi… Maddi ödüllerden bağımsız olarak, kültürel alanda “değer”i belirleyen ve dolaşıma sokan sistem. Ödüller, kazanana yalnızca bir heykelcik ya da para değil, gelecekte daha çok çeviri, daha çok görünürlük ve yeni fırsatlar getirir.
Sembolik Sermaye… Bourdieu’den devralınan bu kavram, ödüllerin yalnızca bireysel bir onur değil, aynı zamanda kültürel hiyerarşilerde yer açan, yeni meşruiyetler kuran araçlar olduğunu anlatır.
Merkez ve Çevre… Ödüller çoğu kez Batı merkezli kurumlardan verilir ve böylece hangi edebiyatın “dünya edebiyatı” kategorisine gireceğini de belirler.
Skandalın Ekonomisi… English’e göre ödüller yalnızca alkışla değil, sık sık skandallarla da gündeme gelir. Bu skandallar dahi prestij ekonomisinin parçasıdır; tartışma, ödülün değerini daha da artırır.
Medya ve Pazarlama… Ödüller basının ilgisini çeker, yayıncılık piyasasında satışları artırır. Yani “sanat için sanat” alanında bile görünür bir piyasa dinamiği vardır.
Englsih, başta Nobel Edebiyat Ödülü olmak üzere Booker, Pulitzer gibi büyük ödüllerin edebiyat alanında nasıl hiyerarşi ürettiğini ve dolaşımı nasıl yönettiğini inceler. Sinema (Oscar), müzik (Grammy), tiyatro (Tony) gibi farklı alanlara da bakarak, kültürel ödül sisteminin evrensel işleyişini gösterir.
“Prestij endüstrisi”nin aslında modern kültürün ayrılmaz bir parçası olduğunu; ödüllerin bazen küçümsense de herkesin onları konuştuğunu, beklediğini, ona göre pozisyon aldığını vurgular.
Dolayısıyla bu kitap, ödülleri bir sonuç değil, sürekli işleyen bir mekanizma olarak kavramamızı sağlar. Ödül, yalnızca yazarı onurlandırmaz; yayınevini, ülkenin kültürel sermayesini, hatta edebiyat anlayışını da görünür kılar. English’in önerisi şudur: “Ödüller, modern kültürün üretiminde, tüketiminde ve dolaşımında merkezi role sahiptir.”
Küresel Prestij Düzeni: Nobel’den Booker’a
English’in “prestij ekonomisi” kavramı en berrak biçimde Nobel Edebiyat Ödülü’nde somutlaşır. Nobel, yalnızca bir yazarı değil, bir dili, bir ülkeyi, hatta bazen bir kıtayı görünür kılar. Mo Yan’ın ödülü Çin edebiyatına yeni bir meşruiyet sağlarken; Abdulrazak Gurnah’ın ödülü, Tanzanya kökenli göçmen edebiyatına küresel dikkat çekti. Böylece ödül, yalnızca bireysel bir başarı değil, ulusal ve kültürel bir sermayeye dönüşür.
Benzer biçimde İngiltere merkezli Booker Prize, İngilizce yazılan edebiyatı küresel dolaşıma sokan en önemli araçlardan biri oldu. Salman Rushdie’den Arundhati Roy’a kadar pek çok yazar, Booker’la birlikte yalnızca edebi bir figür değil, aynı zamanda “küresel yazar” kimliğini edindi. English’in altını çizdiği gibi, Booker yalnızca bir edebiyat ödülü değildir; aynı zamanda İngiltere’nin küresel kültürel hegemonya kurma araçlarından biridir.
Pulitzer gibi ödüller de benzer işlev görür. Örneğin Toni Morrison, Pulitzer aldıktan sonra Amerikan edebiyatının merkezinde görünür oldu; ardından gelen Nobel, prestijin bu kümülatif işleyişini gözler önüne serdi. English’in tezine göre, ödüller birbirini besleyen, katmanlı bir prestij ağı kurar.
Skandallar da bu ekonominin parçasıdır. 2019’da Nobel’in cinsel taciz skandalı sonrası verilen çifte ödül —Olga Tokarczuk ve Peter Handke’ye— belki de ödülün tarihindeki en çok tartışılan anlardan biriydi. English tam da bu noktayı vurgular: Skandallar ödülün prestijini zedelemek yerine, çoğu kez daha görünür kılar. Yani ödüller yalnızca kutlama değil, çatışma ve kriz anlarında da değer üretir.
Prestij Ekonomisini Yöneten Yazarlar ve Yeni Medya
English’in işaret ettiği prestij ekonomisi, yalnızca ödül törenlerinin kürsülerinde değil, çağdaş yazarların kendi stratejilerinde de görünür hâle gelir. Artık yalnızca kalem oynatmak değil, hangi mecrada, hangi bağlamda, hangi ağ içinde var olduğunuz da edebi değerinizin bir parçası.
Haruki Murakami bunun en bilinen örneklerinden biridir. Murakami romanlarının her yeni baskısı, küresel ölçekte bir “olay” olarak algılanır. Ama onu küresel yazar yapan yalnızca dili veya temaları değil, aynı zamanda medya aracılığıyla kurduğu imajdır: maraton koşuları, caz plakları, popüler kültüre yakınlığı… Yayınevleri Murakami’yi yalnızca bir edebiyatçı değil, bir yaşam tarzı markası olarak sunar. Bu strateji, English’in dediği gibi, prestiji ekonomik değerle buluşturur.
Bir diğer örnek J. K. Rowling’dir. Harry Potter serisi, yalnızca çocuk edebiyatında bir devrim değil; aynı zamanda edebiyatın sinema, tiyatro, tema parkları, oyunlar gibi başka mecralarla birleşerek nasıl bir kültürel-ekonomik ekosistem yaratabileceğinin de göstergesidir. Rowling’in ismi, artık yalnızca kitapların kapağında değil, milyar dolarlık bir endüstrinin merkezinde durur. Burada edebi prestij, doğrudan ekonomik kapitalle örülür.
Chimamanda Ngozi Adichie ise prestij ekonomisini politik söylem üzerinden genişleten yazarlardan biridir. “We Should All Be Feminists” adlı TED konuşmasının ardından metin, kitap formuna dönüştü ve dünya çapında milyonlarca kişiye ulaştı. Adichie’nin kitapları ödüller aldı, ama esas prestiji, farklı mecralarda kurduğu bu söylemle büyüdü. Onun örneğinde, prestij yalnızca ödüllerle değil, toplumsal hareketlerle birleşen bir sesle üretildi.
Karl Ove Knausgård’ın My Struggle (Kavgam) dizisi de English’in kavramsallaştırdığı prestij ekonomisinin başka bir yüzünü açığa çıkarır. Altı ciltlik otobiyografik romanlar, skandal ve ifşa üzerinden tartışıldı. Ailesini, yakınlarını edebiyat malzemesi yapması, Norveç’te büyük tepkilere yol açtı. Ama tam da English’in söylediği gibi, bu skandal, prestijini azaltmadı; tersine, onu dünya edebiyatının en çok konuşulan yazarlarından biri yaptı.
Bütün bu örnekler gösteriyor ki, edebiyat artık yalnızca estetik bir değer üzerinden değil; ödüller, medya stratejileri, skandallar ve politik angajmanlar üzerinden ölçülüyor. English’in tezi, bu farklı örneklerde sahici karşılıklarını buluyor.
Türkiye’de Prestij Ekonomisinin Eksikliği
Edebiyat ödülleri, English’in tarif ettiği üzere yalnızca yazarlara onur kazandıran jestler değil; aynı zamanda ulusal edebiyatları dünya edebiyatının dolaşımına sokan geçiş kapılarıdır. Fransa’da Prix Goncourt, İngiltere’de Booker, ABD’de Pulitzer… Bu ödüller, yalnızca birer jürinin tercihi değil; bir edebiyat sisteminin üretim ve dağıtım mekanizmasıdır. Kitap piyasasıyla medya, akademiyle çeviri sektörü arasında kurulan ittifakların merkezindedir.
Türkiye’de ise bu “sistem”in eksikliği göze çarpar. Evet; Sedat Simavi, Yunus Nadi, Orhan Kemal, Sait Faik gibi ödüller vardır; ama bunlar çoğu zaman sürdürülebilir bir prestij yaratmaz. Yurt dışında “takip edilen” ödüller haline gelemedikleri için, kazanan yazarlar da küresel dolaşımda yer bulmakta zorlanır. Bu ödüllerin yerel medyada haber değeri vardır, ama uluslararası literatüre sızma gücü sınırlıdır.
Orhan Pamuk’un Nobel’i bu açıdan bir kırılma anıdır. Ama English’in işaret ettiği üzere, prestij ekonomisi tekil figürlerle değil, kurumsal ağlarla işler. Pamuk’un ardından yeni bir “küresel aday” çıkmamasının nedeni, Türkiye’nin ödül sisteminin uluslararası çarklara eklemlenmemiş olmasıdır. Yani mesele yalnızca “iyi yazar” yetiştirmek değil; o yazarların eserlerini çeviri, medya, festival ve ödül ekosistemleri üzerinden dolaşıma sokacak kalıcı kanallar kuramamaktır.
Bir başka mesele de Türkiye’de ödüllerin çoğu kez ideolojik kamplaşmaların gölgesinde kalmasıdır. Jüriler, bağımsız bir kültürel sermaye alanı oluşturmak yerine, zaman zaman belli kliklerin ve yayın politikalarının uzantısı gibi çalışır. Oysa English’in işaret ettiği gibi, prestij ekonomisinin işleyebilmesi için ödüllerin belli bir özerkliğe ve sürekliliğe sahip olması gerekir.
Son olarak, edebiyatın “markalaşma” süreci de Türkiye’de sınırlı kalmıştır. Bir Murakami, bir Adichie, bir Knausgård figürünü yaratacak medya ve piyasa ittifakı oluşmamıştır. Dolayısıyla bizdeki ödül kazanımları, çoğunlukla yerel sınırlar içinde karşılık bulurr; küresel dolaşımda prestij üreten bir mekanizmaya dönüşemez.