Bazı şeyler yarım kalmaz, yarım sürer

Bir film, bir kitap, bir ilişki, bir cümle... Neden çoğu şey yarım kalıyor? Ve biz neden yarım kalanı bırakmakta, tamamlananı kabullenmekte bu kadar zorlanıyoruz? Her şeyin tamamlandığı bir dünyada, yarım kalanın hiç mi anlamı yok?

Goethe der ki: “Başlamak için mükemmel olman gerekmez, ama mükemmel olmak için başlamalısın.”

Belki de bu sebeple ‘başlamak’ kolay; bununla ilgili hiçbir sorunumuz, tereddüdümüz yok. Başlayıveriyoruz hemencecik…

Bir fikir geliyor, bir heves beliriyor, bir sabah kendimizi yepyeni bir şeyin içinde buluyoruz.

Yeni bir defter alıyor, bir dosya açıyor, yeni bir kitaba başlıyoruz.

Bir şeyler planlıyor, listeler yapıyor, hatta renkli kalemlerle başlıklar atıyoruz.

Çünkü her başlangıçta, daha “olmamış” olmanın rahatlığı var.

Ama sonra…

Sonra o şey büyümeye başlıyor.

Sayfalar artıyor, sorular çoğalıyor, yapılacaklar gözümüzde büyüyor.

Ve bir noktada, o başlanan şey, üzerimize üzerimize geliyor ve üstümüze yığılıyor.

Buna ‘bitirme baskısı’ desek, kimse ayıplamaz herhalde bizi.

Bitirmek başlamak gibi değil; ‘olma’yı şart koşuyor. Bittiğinde tamam demek gerekiyor. Tamam demek ise, çoğu zaman “bununla işim bitti” anlamına geliyor.

Söyler misiniz; kim kendisiyle işinin bittiğini görmek ister?

Başlamanın coşkusunda özgürüzdür. Ama bitirmenin kıyısında sorumlu…

O yüzden çoğu zaman bitirmemeyi tercih ederiz.

Yarım kalınca umut da pırıltılı kalır.

“Bir gün tamamlarım” düşüncesiyle, o şey sonsuz bir potansiyele dönüşür.

Bitirmek, bazen yalnızca eylemi tamamlamak değildir.

Bitirmek, çoğu zaman içimizdeki bir hayalle vedalaşmaktır.

Ve belki de bu yüzden, bazı şeyleri bitirmeyiz, çünkü içimizde hâlâ onunla yaşamak isteriz. Bazı hayallerin eksik kalması, onların tamamen kaybolmasından daha katlanılabilir gelir bize.

Tükenmekten Korkmak

Bazen bir kitabın son sayfasını çevirmeyiz bile isteye. Dizinin finalini erteleriz habire. Cümleleri yarım bırakırız. Tabağımızda durur son lokmalar…

Bitirmemeyi tercih ederiz; çünkü bir şey bittiğinde sadece o şey bitmez; bir parçamız da boşta kalır.

Bitirmek, çoğu zaman boşluk üretir. Ve boşluk, çok gürültücüdür. Bitmez dırdırı…

Tabii bir de başka yüzü var, yüksek sesle söylemeye çekindiğimiz: Bitirince ne yapacağım? Yenisini mi arayacağım?

Bu yüzden bir şeyi bitirmek, çoğu zaman o şeyi kaybetmeye razı gelmektir. Oysa insan, sahip olmaktan çok, sahipliğin hissiyle yaşar. Bir tuhaf haz alır bundan. Belki de bu yüzden, elimizdeki şeyin tam olması değil, devam ediyor olması yeterlidir. Tatmin edicidir.

Tükenmesin diye tamamlamadığımız şeyler çoktur. Çünkü bazen, bir şeyi tüketmek değil de, onunla tükenmek fena halde korkutur bizi.

Bitirmenin Yasını Tutmak

Bazı şeyler bittiği anda, hayatımızda onlara ait yer de kapanır. Bundandır ki, bazı sonları erteleriz. Zira bunu bir duygunun, bir fikrin kızağa çekilmesi olarak görürüz.

Tam olarak rasyonel bir davranıştır bu, diyebilir miyiz, emin değilim. Tatile bir gün kala valizi toplayıp, o günün gelmesini geciktirmeye çalışmanın neresi rasyonel olabilir ki…

Ama şunu anlarım: Bitmek, her zaman tükenmek değilse bile, eksilmektir ve kimse bunu istemez.

İnsan tuhaf bir mahlûk: Biteceğini bildiğimiz şeyleri yarım bırakarak hayatta tutmaya çalışır.

Bir de madalyonun öteki yüzü var tabii: Bazı dostluklar bir son konuşmayla biter.

Bazı aşklar da hiç yaşanmamış bir vedayla…

Ve biz, bitti diyemediğimiz her şeyin yasıyla yaşamayı öğreniriz zamanla. Öyle alışırız ki bu hisse, çoğu kere başlangıcı da eksik kurarız.

Kabul; ötelenmiş şey, halledilmiş değildir. Bitimin yasını tutmak da bir son değildir benzer şekilde. O sona razı gelmekle ilgilidir biraz da… Ve razı olmak, bazen bitirmekten daha zordur.

Dağınıklık Estetiği

Bazı şeyler kolay kolay bitmez. Doğası böyledir. Bazı şeyler de hiç bitmeyecek gibi durur. Hoş bir yanılsama… Ve bu, kötü bir şey değildir. Çünkü her bitmemiş şey, aynı zamanda bir ihtimal taşır.

Tamamlanmayan şeyler, tamamlananlardan daha çok şey anlatır. Değil mi ki eksik olan yoruma açıktır. Boşluk, bakışa davetkârdır. Ve dağınıklık — yerine göre — özgün bir dil, bir estetik taşır.

Mesela Kafka’nın romanları çoğunlukla yarımdır. Schubert’in bitmemiş senfonisi hâlâ çalınır. Salinger sustuğu yerden hatırlanır.

Ende’nin 600 sayfalık eseri ise kendini yalanlar: Bitmeyecek Öykü.

Noktası konmamış, tamamlanmamış, ucu açık bırakılmış ‘son’lar değil midir, filmi unutulmaz kılan. Yıllarca düşünmemize yol açan…

Kimi zaman dağınık kalan bir masa… Yarım bırakılmış bir e-posta… Açılmamış bir not defteri… Bitmeyen bir yazı — bütün halleriyle bize şunu fısıldamaz mı:

Bir şey bittiğinde, ondan geriye ne kalacağını bilmiyoruz.

Ama yarım kalan, daha fazla şey bırakır geride.

Peki, Ya Bitirmek Değilse Mesele?

Bitirme tezi… Bitirme projesi… Her şey bitime odaklı. Bir sonraki adım için önceki adımların bitirilmesi gerekiyor – hayatın diretmesi bu! Ama belki de her şeyin tamamlanması gerekmiyor. Belki mesele, bitirmek değil; devam edebilmektir.

Bazen bu hakkaniyetli taleplerin kendi kendini tüketmeye dönük bir gayrete dönüştüğünü düşünüyorum.

Hoşgörünün coğrafyası genişletilip, at gözlüğünün bağları çözülse, her başlangıcın ille bir sona bağlanmak zorunda olmadığı görülebilir.

Hani söylenmemiş sözün güzelliği… Unuttuk mu çarçabuk!

Hani bazı yürüyüşler hedefe ulaşmak için değil, yolda olmak içindi…

Şekeri bitince sakızı atmak niye?

Belki böyle de güzel…

Bazen kapı aralık kalsın isteyebiliriz, ayıp değil ya… Işık sızsın, ses gelsin, biri girecekmiş gibi dursun istememiz çok mu!

Kabul; yarım kalan şeyler can sıkar, ama tamamlanmış olanın ağırlığı da başka…

O yüzden bazen bilinçli olarak devam ederiz, ama bitirmeyiz. Çünkü bazı şeyler yarım kalmaz, yarım sürer.

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com