Siyaset bilimci Kemal Büyükyüksel’den bir ‘yüzleşme’ yorumu: Türk toplumunun öfkesi nasıl Kürtlere yöneltiliyor?

Kürtler söz konusu olduğunda Türk siyasal ve toplumsal reflekslerinde tuhaf bir çelişki olduğunu yazan siyaset bilimci Kemal Büyükyüksel, Kürtlerin dışlanıp aidiyet duygularının zedelendiğine dikkat çekti. Büyükyüksel, "Suriye’de çok daha ağır bagajlara sahip aktörlerle temas normalleştirilebilirken, Kürtlerle kurulan her temas varoluşsal bir tehdit gibi ele alınıyor ve toplum da en çok tepkisini yine buraya yöneltiyor" diye yazdı.

  • ü
  • 21 Ocak 2026
  • ü
  • Gündem

Geçici Şam yönetimi güçlerinin Halep'in Eşrefiye mahallesine yönelik saldırısı sonucu Kürtler evlerini terk etmek zorunda kaldı. (Fotoğraf: Bakr ALkasem / AFP)

Koç Üniversitesi’nden siyaset bilimci Kemal Büyükyüksel, X hesabından Halep’te iki mahalleyle başlayıp tüm Rojava Kürtlerinin hedef alındığı bir sürece evrilen Suriye’deki gelişmelere Türkiye toplumunun bakışındaki çelişkiye dikkat çeken bir yazı yazdı.

Büyükyüksel Kürt söz konusu olduğunda Türk toplumunda Kürtler kurulan her temasın varoluşsal bir tehdit olarak lagılandığına dikkat çekerek, “Türk siyasal ve toplumsal reflekslerinde tuhaf bir çelişki var. Kürtleri yabancılaştırmamak gibi bir kaygı gözetilmeden hareket ediliyor, kullanılan dilde, kurulan politikalarda, sembollerde en ufak bir hassasiyet gösterilmiyor. Ardından da ülkenin neden bir türlü huzura kavuşamadığı, Kürtlerin neden aidiyet kuramadığı soruluyor” değerlendirmesinde bulundu.

Büyükyüksel’in büyük ilgi gören yazısındaki görüşleri şöyle:

‘DIŞLAYICI, DUYARSIZ VE KÖR DİL’

“Türk siyasal ve toplumsal reflekslerinde tuhaf bir çelişki var. Kürtleri yabancılaştırmamak gibi bir kaygı gözetilmeden hareket ediliyor, kullanılan dilde, kurulan politikalarda, sembollerde en ufak bir hassasiyet gösterilmiyor. Ardından da ülkenin neden bir türlü huzura kavuşamadığı, Kürtlerin neden aidiyet kuramadığı soruluyor. Bu aslında ahlaki ya da vicdani bir sorun bile değil, en basit anlamıyla akıl dışı bir durum ve düz mantık sorunu. Bir meseleyi nasıl yönetilebilir kılmanın mümkün olabileceğiyle alakalı bir sorun.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

 

Milyonlarca insanın yaşadığı, ülkenin demografik, siyasal ve toplumsal dokusunun merkezinde duran bir nüfusa karşı dışlayıcı, duyarsız ve kör bir dil kurulup, bunun yabancılaşma üretmesi şaşırtıcı olmamalı. Asıl şaşırtıcı olan bu sonucu defalarca üretip sonra da hala başka bir sonuç beklemek. Kürtler itildikçe, dışlandıkça, bu ülkeyle bağlarının zayıflaması son derece öngörülebilir bir süreç. Buna rağmen bu kopuş neden sonuç ilişkisi içinde ele alınmak yerine, yabancılaşma arttıkça yeni bir suçlama ve daha fazla dışlama gerekçesi olarak kullanılıyor sonra da.

‘TÜRKLER KENDİ ÇIKARLARINA BİLE AYKIRI DAVRANIYOR’

Ortaya çıkan şey tam bir kısır döngü. Dışladıkça kopuş derinleşiyor, kopuş görüldükçe daha da sertleşiliyor, sertleştikçe huzursuzluk derinleşiyor. Bu noktada artık mesele Kürtlerin talepleri, hakları, neyi doğru veya yanlış yaptıkları, adalet duygusu veya şiddet terör olmaktan bile çıkıyor. Hatta Kürt toplumunun ve siyasetinin reflekslerine son derece eleştirel bakan biri için bile bu geçerli. Türkler kendi çıkarlarına bile aykırı bir biçimde davranıyorlar. Kendi ülkende milyonlarca insanı sistematik olarak yabancılaştırmanın, uzun vadede istikrar, güvenlik ya da huzur getireceğine inanmak, buradan iyi bir sonuç çıkacağını düşünmek, bırakın ahlakı, en temel rasyonaliteyle bile bağdaşmıyor.

Buradaki mesele Kürt siyasetinin her refleksini doğru, masum ya da kusursuz ilan etmek falan da değil. Kürt toplumunda ve siyasetinde ciddi sorunlar, yanlışlar, çıkmazlar olabilir. Mesele bu sorunlarla baş etmenin yolunun milyonlarca insanı kolektif olarak hedef alan, onları sürekli olarak potansiyel tehdit ya da sadakat sınavına tabi tutan bir siyasal dil olup olmadığı, toplumsal reflekslerin sistematik biçimde ne yönde harekete geçme eğiliminde olduğu. “Devletçi” bir perspektiften bakıldığında bile bu yaklaşım mantık içermiyor. Aksine gayet sorumsuz bir tutum içeriyor. Çünkü bu dil bazılarının sandığı gibi devleti ve toplumu güçlendirmiyor, tam tersine toplumsal sorunları daha da yönetilemez hale getiriyor. Güvenliği artırmıyor, birliği sağlamıyor, çatışmayı kalıcılaştırıyor. Yani sorulması gereken, kendi elimizle neden daha zor, daha kırılgan ve daha güvensiz bir ülke inşa ediyoruz sorusu.

‘TOPLUMUN TEPKİSİ KÜRTLERLE KURULAN TEMASA YÖNELTİLİYOR’

Bu söylediklerime hızlı ve refleksif tepkiler geleceğini tahmin etmek zor değil. Açıkçası artık bu tepkilerden, aynı hamasetin, aynı ezberlerin, aynı tekrar eden savunma mekanizmalarının dönüp durmasından yorulmuş durumdayım. Koca kitleleri sistematik biçimde kendinden uzaklaştırmak için her şey yapılacak, sonra da bu insanlar başka aktörlere, başka merkezlere yöneldiklerinde bu durum bir ihanet ya da dış güç meselesi gibi resmedilecek. Ardından da hala bu kitleleri yeniden kazanmanın makul, gerçekçi ve ikna edici bir yolu kaldığı varsayılacak. Eğer buna hala inanan varsa, buyursun, nasıl olacağını anlatsın. Sürekli iktidarın baskısı altında ezilen muhalifler de bu başlık üzerinden tekrar hizaya çekilip iktidar arkasında dizilecek, ardından neden Türkiye değişmiyor diye sorulacak.

Devlet neredeyse her grupla ülkeyle konuşabiliyor, geçmişi son derece sorunlu aktörlerle bile temas kurulabiliyor. Ne var ki bir tek Kürtlerle iletişim kurmaya geldiğinde birden olağanüstü bir rahatsızlık üretiliyor. Suriye’de çok daha ağır bagajlara sahip aktörlerle temas normalleştirilebilirken, Kürtlerle kurulan her temas varoluşsal bir tehdit gibi ele alınıyor ve toplum da en çok tepkisini yine buraya yöneltiyor. Bu tabloyu açıklayan tutarlı bir siyasal akıl yok. Burada işleyen bir mantık yok.”

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER