Agatha Christie, hayattayken eserlerinin sinema ve televizyon uyarlamalarından pek hazzetmediğini gizlememişti. Bu hoşnutsuzluk, kaprisli bir yazar kibriyle açıklanamaz. Christie, bir edebi eserin sinemaya aktarılırken olaylarla birlikte üslubun da tercüme edilmesi gerektiğini sezmişti çünkü. Metnin ritmi, suskunlukları, yanlış yönlendirmeleri, okurla kurduğu mesafeli oyun… Bunlar ortadan kalktığında geriye yalnızca “hikâye” kalır. Ve Christie için hikâye, hiçbir zaman tek başına yeterli olmamıştı.
Netflix’in Yedi Kadran (Seven Dials) uyarlaması tam da bu noktada tökezliyor bence. Kabul; elde, Christie külliyatı içinde bile “zayıf” sayılan bir roman var; The Mystery of the Seven Dials. Buna rağmen roman, yine de yazara özgü bir gizem ekonomisi sunuyor: Saklama, geciktirme, yanıltıcı/sahte emareler, okurun zihnini bulandıran küçük ritmik oyunlar. Lakin uyarlama, bu ekonomiyi ciddiye almamışa benziyor. Hikâyeyi “zenginleştirdiğini” sanarak karmaşıklaştırıyor; hem ses hem de olay kakofonisini ikram ediyor bizlere. Oysa Christie’de karmaşıklık, hiçbir zaman gürültüden ibaret olmadı; zihni yoran ve okuru düşünmeye zorlayan bulmacalar doğru yerdeydi çoğu kere. Çözüldükçe ilerlerdi hikâye. Ve anlatının kreşendosu sonda yapılır, okur tam bir tatminle bırakırdı elinden kitabı. Dizi, “mükellef sofra” vaadiyle oturttuğu sofradan mide bulantısıyla kalkmamıza yol açıyor.
Uyarlama kuramı burada yol gösterici olsa gerek. André Bazin’in yıllar önce işaret ettiği gibi, sinema edebiyatın “sadık bir kopyası” olmak zorunda değil; fakat metnin ruhuyla bir akrabalık kurmak zorunda. Bu akrabalık, olay örgüsünü genişletmekten ziyade, bakış açısını kavramakla mümkün. Yedi Kadran’ın senaryosu ise yalnızca olayları ödünç alıyor. Geri kalan her şey, çağdaş dizi estetiğinin otomatik refleksleriyle doldurulmuş vaziyette.

Bu reflekslerin başında “seyirciyi hemen yakalama” telaşı geliyor. Hızlandırılmış diyaloglar, sürekli ipucu üretme çabası, gizemi daha ilk bölümde neredeyse ifşa eden yapısal acelecilik… Oysa Christie anlatısında gizem, çözüme giden bir yarış değil; okurun sabrını sınayan bir bekleyiş… Bu bekleyiş ortadan kalktığında, geriye sadece mekanik bir kurgu kalıyor.
Oyunculuk meselesi de burada önem arz ediyor. Sinema ve dizi oyunculuğu, bir sahihlik, bir ikna sanatıdır. Siegfried Kracauer’in altını çizdiği gibi kamera, inandırıcı olanı sever. Yedi Kadran’da başrole yerleştirilen Mia McKenna-Bruce, bir karakter inşa etmekten çok, güncel bir ekran persona’sı gibi. Bu, oyuncunun kişisel yetersizliğinden ziyade, onu parlatma arzusuyla yazılmış bir senaryonun sonucu. Bu yüzden de kasap vitrinine yerleştirilmiş gibi arzı endam eyliyor. Onun Bundle Brent olduğuna inanmıyor seyirci.

Benzer bir sorun maske metaforunda da söz konusu. Düşük bir olasılıkla da olsa Squid Game’in görsel ve tematik gölgesi sızmış sanki. Christie’de maske, anonimleşme arzusunun sembolü; tanınmamak, iz bırakmamak, kalabalıkta kaybolmak için. Dizide ise maske, estetik bir aksesuar düzeyine indirgenmiş. Masanın etrafında toplanmış birkaç kişinin maske takmasının dramatik bir anlamı niye olsun ki… Burada sembol, bağlamını kaybetmiş, dekor olup çıkmış.
Yönetmenlik ve kurgu dili de bu bağlamsızlığın içinde. David Bordwell’in “anlatı sineması” üzerine yazdıkları hatırlanacak olursa, bir filmin ya da dizinin dili, tekrar eden tercihlerle oluşur. Yedi Kadran’da böyle bir dil yok. Arada sırada beliren ilginç kadrajlar ya da parlak olmayan fikircikler, hemen terk ediliyor; yerini güvenli, sıradan Netflix görselliği alıyor. Üslup, risk almamak adına feda ediliyor.
Agatha Christie’nin romanları, yüzeyden bakıldığında “olay merkezli” metinler gibi görünür. Bir cinayet vardır, bir kapalı mekân vardır, sınırlı sayıda şüpheli vardır. Ne var ki bu iskelet, Christie’nin asıl gücünü açıklamaz. Onun metinleri, okuru olayların içine sürüklemekten çok, okurun zihnini disipline eden bir okuma ritmi kurar. Gizem, bilgiyle değil; bilginin nasıl ve ne zaman verildiğiyle ilerler.
Bu yüzden Christie’de tempo aldatıcıdır. Hikâye hızlı akıyor gibi görünür; fakat aslında sürekli duraklar, geri dönüşler, zihinsel oyalamalar vardır. Okur, çözmeye çalışırken yanılır, yanlış yollara sapar, kendi sezgilerinden şüphe eder. Christie’nin en büyük numarası da budur: Okuru, zekâsına güvenmeye teşvik ederken, onu defalarca ters köşeye yatırmak.
Başarılı uyarlamalar, tam olarak bu noktayı kavrayan işlerdir. Örneğin Şark Ekspresi’nde Cinayet (Murder on the Orient Express) ya da On Küçük Zenci (And Then There Were None) gibi örneklerde, mesele yalnızca olayların sadık biçimde aktarılması değildir. Bu filmler, Christie’nin “bekletme” stratejisini sinemanın olanaklarıyla yeniden kurar: Bakışlar, suskunluklar, mekânın daraltılması, kameranın bilgiyi saklaması… Seyirci, tıpkı okur gibi, her an her şeyin değişebileceği bir zeminde tutulur.

Agatha Christie
Yedi Kadran ise bu zemini kurmayı reddediyor. Dizinin temel sorunu, gizemi zamana yaymak yerine parçalamayı tercih etmesinde. Her bölümde bir “şey” olmak zorundaymış gibi hareket ediyor. Her sahnede bir ipucu, her diyalogda bir açıklama… Bu yaklaşım, Christie anlatısının doğasına aykırı. Çünkü Christie’de asıl gerilim, bilginin eksikliğinden doğar.
Dahası, dizinin politik entrika, gizli örgüt, “büyük oyun” gibi katmanlar eklemesi, metni derinleştirmiyor; aksine bulanıklaştırıyor. Christie’nin romanlarında entrika vardır, evet; fakat bu entrika hiçbir zaman kişisel hikâyenin önüne geçmez. Yedi Kadran’da ise karakterler, entrikanın aksesuarı hâline gelmiş.
Agatha Christie uyarlamaları söz konusu olduğunda genellikle şu varsayım sessizce kabul edilir: Seyirci bellidir. Gizemi seven, sabırlı, anlatının kurallarına razı, çözüme varmak kadar çözülüş sürecinden de haz alan bir seyirci. Oysa Yedi Kadran bu varsayımı askıya alıyor. Hatta daha ileri gidip onu bilerek geçersiz kılıyor.
Aslında en kritik soru şu: “Dizinin seyircisi kim?”
Bu soru, estetik bir tartışmadan çok, endüstriyel bir probleme işaret ediyor. Çünkü dizinin içindeki ton kaymaları —1920’ler aristokrasisiyle Z kuşağı jestleri arasındaki gidip gelmeler, bir yanda “kostümlü dönem işi” havası, öte yanda güncel bir gençlik dizisinin refleksleri— bir anlatı tercihi olmaktan çok kararsız bir hedef kitle politikasının sonucu gibi duruyor.
İkinci soru ise şu: “Dizi niçin felaket?”
Savunulardan çoğu, Christie romanının vasatlığıyla uyumlu olduğu yönünde. Hatta daha ileri giderek, Yedi Kadran’ın zaten Christie’nin güçlü eserlerinden biri olmadığını, dolayısıyla ortaya çıkan sonucun da “böyle” olması doğal görülüyor. Bu, belki bir noktada küçümsenmeyecek bir argüman. Lakin kimse kimseye silah doğrultmuş değil ki. Gidip başka bir romanını çekseydiniz. Öte yandan, çoğu operanın librettosu kitsch, basit, zayıf romanlardan uyarlamadır. Hatta romanından daha iyi olan pek çok uyarlama söz konusu… Demek ki burada sorun artık “Christie’ye ihanet” değil, vasat bir malzemeyle ne yapıldığı… Daha doğrusu ne yapılamadığı!

Nitekim The Mystery of the Seven Dials’ın ABD telif rejimi açısından kamu malı statüsüne giren eserler arasında sayılması, bize bir şeyler söylüyor. Görünüşe göre, Christie adı, bir anlatı geleneğinden ziyade, genişletilebilir bir evrenin etiketi gibi kullanılmak niyetinde. Yani “Christie’ye sadık mı?” sorusu, zerre kadar önem arz etmiyor. Temel kaygı: Sürdürülebilir bir seriye dönüştürebilir miyiz?
Bu çerçevede, Martin Freeman’ın canlandırdığı Superintendent Battle’ın konumu da anlam kazanıyor. Battle karakteri aslında Christie evreninde az görünür, ama ağırbaşlı bir figürdür. Dizide görece iyi yazılmış ve iyi oynanmış. Fakat asıl merkez, bilinçli biçimde Lady Eileen “Bundle” Brent’e kaydırılmış. Bu tercih, edebi bir zorunluluktan çok pazarlama stratejisi gibi duruyor: Genç, enerjik, devam ettirilebilir bir “ikon” yaratma çabası.
Agatha Christie uyarlamaları uzun süredir estetik bir mesele olmaktan çıktı; artık endüstriyel bir kategoriye aitler. Yedi Kadran da bu dönüşümün tipik bir örneği. Dizinin asıl problemi, ne olmak istediğine karar vermemiş olması.
Görünüşe göre yönetmen, Christie’yi yorumlar gibi yaparken onu paketlemiş. Romanın kamu malı hâline gelmesini fırsat bilip, “işlenebilir içerik”e dönüştürme telaşına kapılmış. Eh, böylesi dizilerde de üslup aranmaz; süreklilik aranır. Gizem, çözülecek bir problem olmaktan çıkar; bir sonraki sezon ihtimaline hizmet eden bir araç hâline gelir.

Dizinin sunduğu “ortalama eğlence”nin sebebi de bu olsa gerek. Seyircinin zorlamaması, ondan herhangi bir talepte bulunulmaması belki böyle açıklanabilir. Zira dizide tempolu, parlak, yer yer şirin bir anlatı var. Ama bu anlatı, Christie’nin dünyasına ait değil; çağdaş dizi ekonomisinin dünyasına ait.
Bu yüzden Yedi Kadran, ne Joan Hickson’ın Miss Marple’ındaki sadeliği yakalıyor ne de David Suchet’nin Poirot’sundaki titizliği. O işler, yazarı ciddiye almıştı. Burada ise yazarın adı, markaya dönüşmüş bir etiket. Hedef, Christie adını devam ettirilebilir bir içerik havuzuna eklemek.
Hal böyle olunca da geriye çözülmesi gereken bir şey kalmıyor. Düzelteyim: Geriye sadece tüketilecek bir ürün kalıyor.
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
