Ölüm döşeğinde çalışan bir adam: Sigmund Freud. Çene kanserinin acısı yüzünü örten bandajların arkasında kıvranırken, insan ruhunun karanlık dehlizlerinden sonra bu kez tarihin boşluklarına gözünü dikmişti. Yazdığı şey bir kuram kitabı değildi; ne psikanalize dair bir yenir yutulur şeyler fısıldıyordu evrene ne de bir anı defteriydi: “Musa ve Tektanrıcılık”, Freud’un zihninde uzun zamandır dolaşan, hem arkeolojinin hem hafızanın hem de teolojik saplantıların ortasında gezinen tuhaf bir hayaletin metne dönüşmüş hâliydi bu.
Freud, Amarna bulgularından aldığını söylediği ilhamla, Musa’nın aslında Mısırlı bir soylu olduğunu düşünmüş, tektanrıcı fikrin Aten kültünden taşındığını iddia etmişti. Fakat asıl sarsıcı olan, “Yahudilerin Musa’yı öldürdüğü” yönündeki psikanalitik varsayımıydı. Kolektif suçluluk, bastırılmış bir cinayet, kurucu bir travma… Freud’un ölmeden hemen önce dünyaya bıraktığı son cümle, bilinçdışının insanlık tarihine el koyduğu iddiasıydı.
Hayattayken bu eleştirileri duymadı belki, ama metnin akıbeti çok sert oldu: Arkeolog William F. Albright, kitabı “ciddiyetten tamamen uzak” ilan etti; Rowan Williams “acı verici bir saçmalık” dedi. Freud’un kurduğu bu köprü, bilimin üzerine değil, sezgisel bir kurguya dayanıyordu zira.
Yine de asıl kıvılcım, o yargılardan ziyade; kitabın zihinde tetiklediği şeydi.
Freud’un en tuhaf öğrencilerinden biri olan Immanuel Velikovsky, bu metni okuduktan sonra hayatını tamamen değiştirdi. Psikanalizi bırakıp, tarihin içindeki boşlukları dolduracak “kanıt” avına çıktı. Exodus’un izini arıyor, Musa’nın mucizelerini tarihsel bir zemine oturtmaya çalışıyordu. Bir papirüs parçasında “belki bir şey vardır” ihtimali, onun için yeterliydi. Ipuwer Papirüsü’nün Exodus’tan beş yüz yıl önce yazılmış olması onu durdurmadı. Zamanı yeniden düzenledi. Yüzyılları bir cetvel gibi kesti, yeniden yapıştırdı, tarih cetvelini kendi inancına uygun hâle getirdi.
Bilim dünyası beklenildiği üzere, Velikovsky’ye kapıları kapattı. Üniversiteler kitaplarını yasaklamaya kalktı. Fakat o, salonları dolduran bir pop yıldızı gibi konferanslar verdi, belgesellere çıktı, Amerika’nın tuhaf, ama çekici figürlerinden biri hâline geldi.
Freud’un bir varsayımla, Velikovsky’nin bir ısrarla, Heribert Illig’in bir komployla yaptığı şey aynı kökten besleniyordu: Tarihin boşluklarını doldurma iştahı. Ve tabii, kopuklukları “hikâye” ile tamamlama arzusu.
Arka plandaki manzara şu: Kurgunun, hakikatin yarattığı huzursuzluğu yatıştırmak için başvurduğumuz eski bir ritüel olması.
Bugün hâlâ aynı büyünün içindeyiz. Akademinin dışındaki sesler —TikTok videoları, blog yazıları, komplo kanalları, pop‐tarih anlatıcıları— Freud’un ve ardıllarının açtığı o kapıcıktan hızla geçiyor: Tarihi yeniden kurmak adına mı, bilinmez. Delikten sızanı gerçeğe dönüştürmek. Bilinmeyeni “hikâyeleştirerek” rahatlamak için muhtemelen.
Çünkü tarih, çoğu insan için bir disiplin değil; bir ihtiyaç. Bir açıklama, bazen bir bahane, bazen bir inanç sistemi. En tehlikelisi de, bazen bir teselli.
Freud’un Kırdığı Kapı: Velikovsky, Hayalet Zaman ve Tarihin Sarsılan İskeleti
Freud “Musa ve Tektanrıcılık” ile hem teolojiye hem de tarihe aykırı bir kapı aralamıştı: Tarihsel olanı, ruhsal olanla yer değiştiren bir kapı… Belki de o yüzden, onu izleyen ilk büyük sarsıntı, tarih disiplininin kalbinden değil, tam kıyısından geldi. Freud’un öğrencisi Immanuel Velikovsky, ustasının açtığı çatlağı bir yarığa dönüştürdü. Freud’un “gecikmiş suçluluk” teorisini okuduğunda sahte arkeolojinin, uydurma senkronolojilerin peşine düştü. Bir uygarlığın yas hafızasını anlamaya çalışmak isterken tarihin kronolojisini yerinden söken bir figüre dönüştü.
Velikovsky, Mısır’ın 12. hanedanına ait Ipuwer Papirüsü’nde Musa’nın on emrini aradı. Bulguların tarihle uyuşmadığını fark ettiğinde, tarihin doğrusal akışına karşı çıktı. Zihinsel konfor alanını terk eden biri için bu ufuk açıcıdır; fakat tarihsel doğruluk adına tehlikeli bir kıvılcımdır. Velikovsky’nin yaptığı tam da buydu: Tarih, bilimsel metodolojiyle uyuşmayınca, tarihî zeminin kendisini değiştirdi.
Tarih disiplininin buna tepkisi sert oldu. Arkeologlar, akademisyenler, fizikçiler ayağa kalktı; konferanslardan men edilmesini isteyen dilekçeler dolaştı. Fakat ilginç olan, Velikovsky’nin akademide dışlanırken halk arasında bir tür kült figür haline gelmesiydi. Belki de o, çağımızın açmazını sezmişti: Tarihî metinler ile kolektif hafıza arasındaki uçurumu… Görünüşe göre, bir gözden kaçırma, bir boşluk, bir çatlaktan sızan kuşku bile bütün bir uygarlık anlatısını yerle bir edebiliyordu.
1990’larda Alman araştırmacı Heribert Illig’in ortaya attığı “Phantom Time Hypothesis” de aynı yarıktan sızdı: Avrupa Orta Çağı’nın yaklaşık üç yüzyıllık bölümünün “hiç yaşanmadığı” iddiası yani. Kâğıt üzerinde saçma duran bu teori, yine de bir karşılık buldu çünkü şunu soruyordu: “Tarihî belgeleri üretenlerin niyeti neydi?” İşte bu soru, popüler şüpheciliğin beslendiği en bereketli kaynak oldu.
Üstelik Illig, tarihin yalnızca yanlış yorumlandığını değil, bilinçli biçimde uydurulduğunu öne sürüyordu. Bu iddia, Orta Çağ’ın zaten bol miktarda sahte belge, uydurma hanedanname ve eksik kronolojiyle dolu olduğu gerçeğiyle birleşince, tuhaf bir ikna edicilik kazandı. Tarihçiler “ama bilim böyle işlemez” dedikçe, dışarıdan bakan biri için bilimsel yöntem bir tür örtbas mekanizmasına dönüşüyordu.
Her büyük boşluk, doldurulmak ister. Her muğlak satır, başka bir satırı davet eder. Ve biz modern insanlar — bilgiye erişim çağının göbeğinde yaşayan bizler — paradoksal bir biçimde hiç olmadığı kadar kanıta aç, hiç olmadığı kadar kuşkuya meyilliyiz şu sıralar.
Velikovsky’nin salonlardan kovulup statlarda alkışlanması, akademinin güldüğü teorilerin sosyal medyada “gerçeklerin üzerindeki perdeyi kaldırdığı” iddiasıyla dolaşıma girmesi, tarihsel bilginin kırılgan yapısına dair ürpertici bir şey söylüyor: Tarih, bir bilgi alanı olduğu kadar bir inanç alanıdır da ve inanç, boşlukta filizlenmeyi pek sever.
Tarih Anlatısının Kırılganlığı: Deliller, Kurmacalar ve Uydurma Çağlar
Profesyonel tarihçilerin en çok çekindiği hakikat şudur: Geçmiş dediğimiz şey, kendi başına konuşmaz; ona dili biz veririz. Kaynak ne kadar eskiyse, ses o kadar cızırtılıdır; metin ne kadar aralıklıysa, yorum o kadar genişler. Hans-Ulrich Niemitz’in “phantom time” (hayalet zaman) iddiasının ardındaki büyü de buradan beslenir: Tarih, büyük bir boşluk gibi görünür insana. Boşlukların içi doldurulmadıkça huzursuzluk artar. Bu yüzden kimi insanlar, geçmişin karanlık köşelerine ışık değil, kendi gölgelerini tutarlar.
Tarih disiplininin son iki yüzyılda geliştirdiği bütün yöntemler —diplomatikten filolojiye, dendrokronolojiden arkeogenomik okumaya kadar— bu gölgeyi dağıtmak için ortaya çıkmıştır. Oysa bu yöntemlerin kökünde daima bir gedik, daima bir hissedilir arıza vardır. Bir Ortaçağ belgesinin sahte olup olmadığını anlamakta tereddüt yaşanır; bin yıllık bir yapının tarihlenmesinde birkaç yüzyıl sapma ortaya çıkar; kronikler birbiriyle çelişir. Tüm bu çatlaklardan sızan kuşku, zamanla bir disiplin eleştirisinden çok daha fazlasına dönüşür: Zihnin, “acaba” ile başlayan o tehlikeli özgürlüğüne…
Velikovsky de, Illig de bu çatlakların peşinden koşarken aslında bir tür tarihsel tatminsizliği dillendiriyorlardı: “Eksik olan parçayı ben tamamlayacağım.” Fakat yaptıkları, parçayı yerine yerleştirmekten çok, bütünü yeniden düzenlemekti. Tarihin odağı olması gereken delil, yerini iddiaya bıraktı; ölçmenin yerine inanma, kanıtın yerine sezgi geçti. Üstelik bu sezgi, modern insanın huzursuzluğundan doğuyordu. Öyle ya, zamanın akışında yolumuzu kaybettiğimiz her anda, geçmişi yeniden tasarlamak içgüdüsel bir tesellidir sonuçta.
Bu noktada daha temel bir mesele görünür hâle gelir: Tarihsel bilgiye duyulan güven duygusunun kırılganlığı. Profesyonel tarihçiler arşivlerde, kazı alanlarında, laboratuvarlarda delilleri birleştirirken aslında hem birbirlerinin hatalarını düzeltir, hem yeni sorular üretir, hem de sessizce şunu kabul ederler: Tarih, hiçbir zaman tamamen kapanmış bir dosya değildir. Yine de, bu bitmemişlik duygusu, sahici bir araştırma etiğidir; tarihin boşluklarını doldurma hırsı değil, onları anlama çabasıdır.
Bugünün dünyasında ise bu kırılganlık başka bir tür yankı üretmeye başladı. Sosyal medyanın hızla dolaşıma soktuğu “alternatif tarihler”, kimi zaman akademinin asırlık birikimine birkaç saniyede üstün geliveriyor. Çünkü insanların duygularına seslenen hikâyeler, delillerden daha hızlı yayılıyor. Freud’un tartışmalı “Musa” tezi bugün hâlâ okunuyorsa, bunun sebebi bilimsel doğruluğu değil, zihni kışkırtma gücüdür. Tarih, giderek daha çok bir anlatı rekabeti alanına dönüşüyor: Bir yanda doğrulanabilir bilgiler, öte yanda büyüleyici saptırmalar…
Peki, bu ikilemin bize söylediği şey nedir? Belki de şu: Deliller, kendilerini savunamaz; onları koruyan ancak yöntemdir. Fakat yöntem yorulduğunda, söz, yeniden masalcıların eline geçer. Tarih ile efsane arasındaki sınırın bu kadar geçirgen olmasının nedeni, hayal gücünün gerçeğe duyduğu gizli güvensizlikte saklıdır.
Tarihin Hem Kalbi Hem Hayaleti: Bugünü Nasıl Yazacağız?
Modern insan, tarihle ilişkisini artık kurban ve fail karışımı bir ruh hâliyle sürdürüyor. Bu yüzden “tarih” dediğimiz şey, giderek daha az geçmişi anlatıyor; daha çok bugünün kaygılarını, korkularını, arzularını şekillendiriyor. Freud’un “Musa ve Tektanrıcılık” ile yaptığı radikal jest, Velikovsky’nin kendinden menkul senkronizasyon takıntısı, Illig’in otuz yüzyılı keyfince silmesi… Bunların hiçbiri sırf “yanlış” oldukları için var olmadı. Aksine, tarih yazımının en derin yarasına —belirsizliğe duyulan tahammülsüzlüğe— dokundukları için milyonlara cazip geldi.
Bugün sosyal medya, bu belirsizlikle yüzleşme kapasitesini darmadağın eden bir hız üretiyor. Bir video aynı anda hem belge hem propaganda, hem tanıklık hem kurgu olabiliyor. Tarih, kendi oluş anında kirleniyor. Gazze’de, Ukrayna’da, Sudan’da, Şili’de… olaylar daha yaşanırken, “yorumları”, “montajları”, “karşı uygulamaları” gerçekliğin önüne geçiyor. Oysa tarih her zaman geç gelirdi; şimdi ise fazla erken geliyor. Oysa erken gelen şey, her zaman kusurludur.
Ne tuhaf – yeni çağın tarihçisi bir tür “elektrikçiye” benziyor: Karanlık bir odada, hangi kablonun sahiden enerji taşıdığını anlamaya, bir yandan da kıvılcımlarla körleşmemeye çalışan birine. Nesnellik illüzyonu çoktan çöktü; ama nesnellik arzusu hâlâ bir tür ideolojik sadakat talep ediyor. Akademi kendi odağına kapanırken, milyonlarca insan sokakta tarih üretmeye devam ediyor —çoğu zaman bilmeden, çoğu zaman yanlış belleğin karanlık sularında yüzerek.
Fakat burada, belki de en acı verici hakikat saklı: Bugünün insanı, geçmişin belirsizliğine eskiden olduğundan daha çok ihtiyaç duyuyor. Kesinlik, artık güvenlik sunmuyor; yalnızca yeni bağnazlıklar üretiyor. Belirsizlik ise —tuhaf bir biçimde— insanı hem alçaltıyor hem de özgürleştiriyor. Çünkü “bilmiyorum” demek, hem düşüncenin hem ahlakın başlangıç noktası.
Bu yüzden yeni çağın tarih yazımı, ne tam bilimsel bir disiplin olarak ayakta kalabilir ne de tamamen mitsel bir anlatıya teslim olabilir. İkisinin arasında bir yarık açılıyor: Tarih, hem bir bilgi alanı hem bir vicdan alanı hâline geliyor. Walter Benjamin’in “tehlike anında parlayan hafıza” dediği şey bugün tam olarak budur: Bugünün karanlığını aydınlatmak için çağrılan bir hafıza.
Sonunda belki de şu soruyla baş başa kalıyoruz: İyi de, tarihi kim yazacak? Akademi mi, amatörler mi, devletler mi, algoritmalar mı?
Yanıt, bu sorudaki öznenin kendisi olabilir: Biz.
Çünkü tarih artık dışarıda bir yerde duran “büyük anlatı” değil; cep telefonlarımızda, yorgun akışlarımızda, algoritmaların bizden daha hızlı unuttuğu görüntülerde yaşayan bir hayalet. Bu hayalet, kimi zaman korkutuyor, kimi zaman büyülüyor; çoğu zaman da bizden gerçeğin sadece çıplak hâlini değil, hakikatle kurduğumuz ahlaki ilişkiyi sorgulamamızı istiyor.
Belki de bütün bu yazının vardığı tek cümle şudur: Geçmişi anlamak geleceği görmemizi sağlamaz; fakat geçmişi nasıl anlattığımız, hangi gelecekleri mümkün kıldığımızı belirler. Asıl tehlike, tarihin başkalarına teslim ettiğimiz anda, kendi hikâyemizi de kaybedecek olmamızdır.
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
