İnsan olmak için ne kadar huzursuzluğa ihtiyacımız var?

Herkesin sakin olduğu bir dünyada huzursuzluk neden rahatsızlık yaratır? Çatışmasızlık gerçekten ilerleme midir, yoksa bir vazgeçiş mi? Mutlu olmak bir tercih olmaktan çıkıp beklentiye dönüştüğünde ne kaybolur? İtiraz, yanlış bir duygu hâline geldiğinde geriye ne kalır?

Çokluk içinde yokluk yaşıyoruz. Her gün, onlarca dizi şu yahut bu platform tarafından yayınlanıyor, ne ki çoğu hayal kırıklığı yaratıyor. Hal böyle olunca da bit pazarına nur yağıyor ve Mentalist’ten Six Feet Under’a, Mad Men’den House’a uzanıp naftalin kokuları arasında vakit öldürüyoruz.

Neyse ki bu zinciri kıran diziler de zühur ediyor ara sıra… İşte Pluribus da bunlardan biri.

Pluribus, Latince bir sözcük. En bilinen kullanımı, ABD’nin resmî mottosunda yer alan “E pluribus unum” ifadesi.

Bu ifade, tarihsel olarak farklı kökenlerin, eyaletlerin, kimliklerin tek bir siyasal ve toplumsal bütün içinde birleşmesini idealize eder. Yani çoğulluğun korunarak bir birlik oluşturması vaadini taşır. Bir aradalık, ortaklık, kolektif uyum fikri bu mottoda olumlu, hatta kurucu bir anlam yüklenir.

Gilligan’ın dizisine yalnızca Pluribus adını vermesi ise bilinçli bir eksiltme gibidir.

Burada “unum” yoktur. Birliğin sonucu, hedefi ya da vaadi açıkça söylenmez. Geriye yalnızca çokluk kalır; ama bu çokluk, artık kendi başına hareket eden bireyler toplamı değildir. Aksine, tekil farkların silikleştiği, herkesin aynı duygusal aralıkta buluştuğu bir kolektivite hissi doğar.

İyisi mi, zihninizi bulandırmadan bir yakın okuma yapalım; bakalım, Pluribus nelere dokunuyor, niçin dokunuyor ve nereye varmayı umuyor?

ALIŞKANLIĞIN SESSİZLİĞİ

Vince Gilligan’ın televizyon dünyasında kazandığı “ün” ayrıcalıklı bir yerde duruyor. Öyle ki onu izleyenler, sahneye çıkan karakterlerin ilk bakışta kim olduklarından çok, zaman içinde kim hâline geldiklerini hatırlıyor. Breaking Bad’de bir kimya öğretmeninin adım adım bir suç figürüne dönüşmesi ya da Better Call Saul’da sevimli bir avukatın giderek kendi tuzaklarına saplanması, ani kırılmalarla değil, küçük tercihlerin birikmesiyle anlatılıyor. Gilligan’ın asıl mahareti burada: Büyük laflar etmeden, karakterlerin elini kolunu bağlayan süreci sabırla kurmak.

Pluribus bu anlatı anlayışını alıp bambaşka bir yere taşıyor. Bu kez suç dünyası yok, yeraltı ilişkileri yok, kanlı hesaplaşmalar yok. Karşımızda sakin bir topluluk var. İnsanlar kibar, ilişkiler sorunsuz, kamusal alan huzurlu. Kimse kimseye bağırmıyor, kimse tehdit savurmuyor. İlk bakışta “oh be” dedirten bir düzen bu. Günümüzün gürültüsünden bunalan izleyici için ferahlatıcı bile sayılabilir.

Göl gör mi bu ferahlık uzun sürmüyor. Dizi ilerledikçe, bu düzenin tuhaf bir ağırlığı olduğu hissediliyor. Herkesin aynı tonda konuşması, benzer tepkiler vermesi, benzer duygularla hareket etmesi dikkat çekiyor. Kimseye “şöyle davran” denmiyor; ama herkesin nasıl davranacağı zaten belli. Uyum bir tercih gibi sunuluyor, fakat seçenekler giderek daralıyor.

Gilligan burada alışıldık soruyu tersinden soruyor: Sorunlu bir dünyada nasıl yaşanır yerine, fazla sorunsuz bir dünyada ne olur diyor. Çatışmanın ortadan kalktığı, huzurun süreklilik kazandığı bir düzen gerçekten ilerleme mi sayılır, yoksa başka türden bir sıkışmanın habercisi mi olur? Pluribus bu soruyu sloganlaştırmadan, yavaş yavaş gündeme getiriyor. İzleyiciye “bak burada yanlış var” demiyor; onu rahatsız eden hissin peşine düşmeye davet ediyor.

Bu nedenle dizinin ilk bölümleri bir hikâye anlatmaktan çok bir iklim kuruyor. Seyirci, nereye varacağını bilmediği bir yolculuğa çıkıyor. Yol sakin, manzara düzenli, hava durgun. Ama insanın içini kemiren bir kuşku var: Bu kadar düzgün giden bir yerde, bir şeyler mutlaka birikiyordur.

Pluribus, tam da bu birikimi izlemeye çağırıyor.

NORMUN SESSİZ İKTİDARI

Pluribus’u izlerken yapılan ilk hata, bu dünyada bir “merkez” aramak oluyor. Bir lider, bir kurul, bir gözetim sistemi, bir üst akıl… Oysa dizinin asıl rahatsız edici tarafı tam da burada ortaya çıkıyor: Ortada yöneten kimse yok. Emir veren bir otorite görünmüyor. Yasa koyan, ceza kesen, parmak sallayan bir mekanizma da yok. Buna rağmen düzen tıkır tıkır işliyor.

Bu düzenin taşıyıcısı, klasik anlamda iktidar yapıları olmuyor; normun kendisi oluyor. İnsanlar nasıl davranacaklarını bir talimatla öğrenmiyor. Zaten biliyorlar. Ne zaman susacaklarını, ne kadar üzüleceklerini, hangi noktada sakinleşmeleri gerektiğini içselleştirmiş durumdalar. Bu bilgi bir yerden dikte edilmiş gibi durmuyor; doğal kabul ediliyor. “Böylesi daha iyi” hissi, herkes tarafından paylaşılan sessiz bir mutabakata dönüşüyor.

Pluribus’un dünyasında uyum, ahlaki bir değer olarak dolaşıma giriyor. Uyumlu olmak yalnızca pratik bir tercih sayılmıyor; erdemli bir hâl kazanıyor. Bu erdem, insanları zorlamıyor; onları hizaya sokuyor. Kimse dışlanmıyor, kimse cezalandırılmıyor. Ama herkes, sınırların nerede olduğunu sezebiliyor. Bu sezgi, düzenin asıl gücünü oluşturuyor.

Burada norm, tarafsız bir ölçü olmaktan çıkıyor. Hangi duyguların yerinde, hangilerinin rahatsız edici sayılacağı önceden belirlenmiş gibi işliyor. Sakinlik makbul. Pozitiflik teşvik ediliyor. Huzursuzluk, yüksek sesle kınanmıyor; ama ortama yakışmadığı ima ediliyor. Öfke bastırılmıyor; yerini kaybediyor. Yasak yok, uyarı yok; buna rağmen herkes nerede duracağını biliyor.

Bu yapı, çağdaş dünyada giderek tanıdık hâle gelen bir yönetişim biçimine temas ediyor. Artık iktidar, insanlara ne yapmaları gerektiğini söylemekle yetinmiyor; hangi ruh hâlinin makul sayılacağını da tanımlıyor. Aşırılık yalnızca davranışta sorun teşkil etmiyor; duyguda da mesele hâline geliyor. Pluribus’un sakin evreni, tam olarak bu eşikte kuruluyor.

Hive mind (kovan aklı, başka bir ifadeyle kolektif bilinç) fikri burada bir vaade dönüşüyor: Güvenlik, kibarlık, çatışmasız bir kamusal alan. Kimsenin kimseye zarar vermediği, kimsenin incinmediği bir düzen. Bu vaadin cazibesi inkâr edilemiyor. Şiddetin olmadığı bir dünya fikri, yorgun bir çağ için güçlü bir çekim alanı yaratıyor. Dizi de bu çekimi küçümsemiyor; tersine, ciddiye alıyor.

Ancak bedel yavaş yavaş görünür oluyor. Bu bedel, özgürlüğün doğrudan kısıtlanmasıyla ödenmiyor. Duyguların çerçevelenmesiyle ödeniyor. İnsanlar neyi yapabileceklerinden çok, neyi hissetmelerinin uygun bulunduğunu öğreniyor. Bu öğrenme süreci fark edilmeden işliyor; çünkü herkes için “makul” olan, kimseye zor gelmiyor.

Pluribus’un asıl sorusu da burada belirginleşiyor: Bir düzen, insanları incitmeden de baskı kurabilir mi? Şiddete başvurmadan, bağırmadan, yasak koymadan… Sadece norm üzerinden. Dizi, bu soruya cevap vermiyor. Ama seyircinin zihnine bir kurt düşürüyor. Ve o kurt, sessizliği kemirmeye başlıyor.

MAKBUL HİSSETMENİN BEDELİ

Dediğim gibi, Pluribus’ta çatışmanın ortadan kalkmış gibi görünmesi, ilk bakışta bir kazanım izlenimi yaratıyor. İnsanlar nazik. Kamusal alan sakin. Kimse kimseye bağırmıyor, kimse kimseyi aşağılamıyor. Bu tablo, uzun süredir gürültüye ve sertliğe maruz kalmış bir izleyici için ferahlatıcı bile sayılabilir. Ne var ki dizi, bu ferahlığın bedelini yavaş yavaş görünür kılıyor.

Bu dünyada mesele davranışlardan çok duygularla ilgili. Kimse yanlış bir şey yapmıyor; ama bazı şeyleri hissetmek giderek sorunlu hâle geliyor. Öfke, huzursuzluk, kuşku, itiraz… Bunlar yasaklanmıyor. Bastırılmıyor da. Fakat kamusal alanda yer bulamıyor. Açıkça dışlanmıyorlar; ama “yerinde” sayılmıyorlar. Böylece mesele, özgürlüğün kısıtlanması olmaktan çıkıyor; meşruiyetin daraltılmasına dönüşüyor.

Mutluluk bu düzenin kilit taşı hâline geliyor. Pluribus’ta mutluluk, kişisel bir deneyim olarak ele alınmıyor. Geçici bir hâl de sayılmıyor. Normal kabul edilen bir zemin gibi işliyor. İnsanların üzerinde durması gereken bir eşik. Bu eşikten aşağı düşmek, açıklama gerektiren bir durum hâline geliyor. “Neyin var?” sorusu, basit bir merak ifadesi olmaktan çıkıp hafif bir sorguya dönüşüyor.

Bu noktada mutluluk, dönüştürücü bir his olmaktan uzaklaşıyor. Düzenleyici bir işleve kavuşuyor. İnsanları sakinleştiren, hizaya getiren, köşeleri yumuşatan bir araç gibi çalışıyor. Sorun mutlu olmakta bulunmuyor; mutlu olmamanın problem sayılmasında ortaya çıkıyor. Huzursuzluk, doğal bir insan hâli olmaktan yavaş yavaş koparılıyor. Giderilmesi, yatıştırılması ya da en azından görünmez kılınması gereken bir aksaklık gibi algılanıyor.

Bu dönüşüm, “makbul insan” tanımını da sessizce yeniden kuruyor. Makbul olmak artık kurallara uymakla sınırlı kalmıyor. Kimseye açıkça neyin yasak olduğu söylenmiyor; ama kimlerin uyumlu, kimlerin sorunlu sayıldığı seziliyor. Makbul insan, doğru davranan biri olmaktan çok, doğru hisseden biri hâline geliyor. Sakin, pozitif, ölçülü… Ve en önemlisi, huzursuzluğunu başkalarına bulaştırmayan biri.

Bu yüzden itiraz da anlam değiştiriyor. İtiraz, düzeni tehdit ettiği için değil; ortamı bozduğu için rahatsız edici sayılıyor. Çatışmasızlık ilerleme olarak sunulduğunda, huzursuzluk geri kalmışlıkla eşleştiriliyor. Böylece kamusal alan, yalnızca belirli bir duygusal aralıkta kalabilenlere açık hâle geliyor. Duygular siyasallaşıyor; ama bu siyaset yüksek sesle yapılmıyor.

Carol karakteri tam da bu noktada beliriyor. Carol bir kahraman gibi konumlanmıyor. Büyük laflar etmiyor, sistemi yıkmaya kalkmıyor. Ama bu dünyanın “sorunsuz” olduğu iddiasını da içselleştiremiyor. Onun rahatsızlığı kişisel bir huysuzluk gibi durmuyor; daha yapısal bir çatlağa işaret ediyor. Carol’un tehlikeli sayılmasının nedeni öfkesi olmuyor. Asıl sorun, öngörülemezliği.

Carol’un tepkileri yatıştırılamıyor. Normalleştirilemiyor. Uyumlu bir forma sokulamıyor. Bu yüzden sistem için rahatsız edici bir figüre dönüşüyor. Ona bağıran yok, tehdit eden yok. Sürekli sakinleştiriliyor. “Abartıyorsun”, “fazla hassassın”, “her şey yolunda” gibi cümlelerle karşılanıyor. Bu dil, bireysel bir tartışmanın parçası gibi durmuyor; ortak aklın sesi gibi dolaşıma giriyor.

Burada gaslighting, alışıldık anlamını aşıyor. Bir ilişki içi manipülasyon biçimi olmaktan çıkıp kamusal bir işleyişe dönüşüyor. Sorun yanlış düşünmekte değil; yanlış hissetmekte aranıyor. İtiraz, politik bir tavır olmaktan uzaklaştırılıp duygusal bir dengesizlik gibi çerçeveleniyor. Carol susturulmuyor; geçersizleştiriliyor. Bu, açık baskıdan çok daha sinsi bir etki yaratıyor.

Pluribus tam da burada izleyicinin canını sıkmaya başlıyor. Çünkü gösterdiği şey tanıdık. Günlük hayatta sıkça duyulan cümleler, burada sistemin dili hâline geliyor. Dizi, bağırmadan, korkutmadan, tehdit etmeden rahatsız ediyor. Ve belki de en rahatsız edici olan tam olarak bu sakinlik oluyor.

SORUNSUZLUK BİR ERDEM Mİ?

Pluribus’u rahatsız edici kılan şey, anlattığı dünyanın çökmüş olması değil. Tam tersine, fazlasıyla düzgün işlemesi. Şiddet yok, kaos yok, açık baskı yok. Her şey yerli yerinde, herkes ölçülü, ilişkiler nazik. Uzun süredir gerginlikten ve hızdan yorulmuş bir çağ için bu tablo baştan çıkarıcı görünüyor. Dizi de bu cazibeyi inkâr etmiyor; seyirciyi suçlamıyor, parmak sallamıyor. Ancak soruyu yavaş yavaş ortaya koyuyor: Sorunların ortadan kalktığı bir dünyada, insan hangi bedeli öder?

Pluribus bu soruya kesin bir yanıt vermiyor. Ütopya mı, distopya mı tartışmasını bilinçli biçimde askıda bırakıyor. Çünkü dizinin kurduğu evren, hızlı hükümlerle okunacak bir yer değil. Gilligan’ın önceki işlerinde olduğu gibi burada da anlam, tek bir sahnede değil; zaman içinde, küçük kaymalarla belirginleşiyor. Büyük bir kırılma anı yok. Yer yer can sıkan, ama tam da bu yüzden tanıdık gelen bir sürüklenme var.

Bu sürüklenme, izleyiciyi konforlu bir noktaya yerleştirmiyor. Aksine, onu bir eşikte tutuyor. Dizi bittiğinde rahatlatıcı bir sonuç çıkmıyor ortaya. Kimse “haklı” ilan edilmiyor, kimse açıkça “yanlış” konumuna düşmüyor. Carol’un itirazı da bir zaferle taçlanmıyor. Ama bu itirazın tamamen anlamsız olduğu da söylenmiyor. Her şey, olduğu hâliyle bırakılıyor.

Bu tercihin kendisi politik bir tavır taşıyor. Pluribus, seyirciye ne düşüneceğini öğretmek istemiyor. Onu bir fikre ikna etmeye çalışmıyor. Bunun yerine, hangi duygularla yaşamayı kabul ettiğini sorgulatıyor. Huzursuzluk, kamusal alandan yavaş yavaş çekildiğinde ne olur? İtiraz, yalnızca “ortamı bozan” bir hâl gibi algılandığında, geriye nasıl bir toplum kalır?

Dizi, çatışmasızlığın gerçekten bir ilerleme olup olmadığını sessizce kurcalıyor. Çünkü çatışma her zaman yıkım anlamına gelmez. Kimi zaman düşünmenin, sınamanın ve dönüşmenin de zemini olur. Pluribus, bu zeminin ortadan kalktığı bir dünyayı hayal ediyor. Ve bu hayali süslemiyor, parlatmıyor; sade hâliyle önümüze bırakıyor.

Belki de bu yüzden dizinin asıl etkisi, izlerken değil, bittikten sonra ortaya çıkıyor. İzleyici, kendi dünyasına döndüğünde dizideki cümleleri hatırlamıyor; ama hisleri tanıyor. “Sakin ol”, “abartıyorsun”, “her şey yolunda” gibi ifadelerin nasıl dolaşıma girdiğini fark ediyor. Bu farkındalık, diziye bir cevap vermekten çok, soruyu uzatıyor.

Pluribus, nihai bir yargı dağıtmıyor. Ne o dünyayı mahkûm ediyor ne de idealize ediyor. Sadece şunu hatırlatıyor: Sorunsuzluk her zaman masum bir hedef sayılmaz. Bazı huzurlar, bedelini sessizce ödetir ve belki de geriye tek bir soru bırakır: İnsan olmak için ne kadar huzursuzluğa ihtiyacımız var?

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER