Balina derisi yeniyor, toprak yok, sokakta kutup ayısı görülebilir: ‘Buz çölü’nde bir Türk aile…

Çarpan ailesi, buzun, taşın ve soğuğun yaşamı doğrudan belirlediği Kuzey Kutbu'na yakın Sanirajak'ta yaşayan bir aile. Balina derisi yenilen, toprak bulunmayan, iki ay boyunca hiç güneş görülmeyen, anaokulundan liseye kadar tüm eğitim hayatının tek okulda sürdüğü bu küçük kasabada iki kadrolu öğretmenle bir yardımcı öğretmen olarak Çarpan ailesi, dünyanın en zor koşullarına bile "gönüllü" gidebilen öncülerin son nesli.

‘Yılbaşı’ ve ‘noel’ dönemlerinde hemen hemen her platformda kutuplardaki küçük bir kasabada geçen bir film ya da diziye mutlaka denk gelmişsinizdir. Uçakla bile neredeyse tam gün süren bir yolculuğun sonunda ulaşılabilen; genelde tek bir okulu, marketi, benzinliği olan; aylarca güneşin doğmadığı; hayatın çok zor olduğu, insanların genellikle balıkla beslendiği bir yerdir filmde anlatılan. Haliyle sıcak iklimimizde (en azından yılın 9-10 ayı) yabancısı olduğumuz o yaşam tarzından uzak olduğumuz için halimize içten içe şükrederiz. İşte tam da böyle bir kasaba Sanirajak. Hatta o filmlerde izlediklerimizden çok daha fazlası bile var.

Kanada’ya bağlı Nunavut eyaletinin Sanirajak kasabası dünyanın buz, kar ve soğukla meşhur en kuzeyinde yer alıyor. 250-300 haneden oluşan bu kasabada yaklaşık 1000 kişi yaşıyor. Bu şehirde yaşayan halk Inuit’ler. Yani bizim bildiğimiz adlarıyla “Eskimo”lar. “Eskimo” kelimesi “çiğ et yiyen” anlamına geliyor ve geçmişte bu kelime dışarıdan bakan insanlar tarafından küçümseyici anlamda kullanılmış. Bugün ise toplum ikiye bölünmüş durumda: Kimisi hâlâ “Ben Eskimoyum” diyor ve bundan gurur duyuyor, kimisi ise “Ben Eskimo değilim, İnuitim” diyor.

Sanirajak’ı ve oradaki hayatı Velev okurları için uzun uzun anlatacağız ancak dünyanın bu en kuzey ucundaki küçük kasabada öğretmenlik yapan Çarpan ailesi bu yazının yazılmasının ana sebebi. Rusya’nın Tataristan bölgesinden Bangladeş’e, ABD’den Kanada’ya uzanan hikâyeleri, şimdi dünyanın en soğuk ve sert iklimindeki Sanirajak’ta devam ediyor. Baba, iki oğul ve anne Çarpan’lar, Güney’den gelmelerine (En kuzeyde oldukları için Kanada’nın güneyi yabancı onlar için) rağmen kısa sürede halkın sevgisini kazanmışlar. “Nasılsa bir yıl durup giderler” denilerek kimsenin sosyalleşmediği yerde şimdi Çarpan ailesine misafir gelenler Türk zeytini, menemen, bulgur pilavı, Türk peyniri yiyor.

Kasabanın tek marketi sırf onlar için “helâl kesim” yiyecekler getirtiyor, her türlü yardım duydukları işte kasaba ahalisi seferber olup el birliğiyle hallediyor. Kısa sürede kurulan bu dostlukta Rusya’da, Bangladeş’te, Kanada’da yıllarca eğitimci olarak yaşam deneyimi kazanmalarının payı büyük. İşleri, gittikleri yeri “yeşertmek”…

RUSYA’DAN BANGLADEŞ’E, ORADAN KANADA’YA UZANAN YOLCULUK…

İkram Çarpan, bize hem kendi hikâyelerini hem de Sanirajak’ı anlatıyor. Çarpan ailesinin hikâyesi aslında Türkiye’de başlıyor ancak esas olarak Rusya’da yeşeriyor. 1970 Aydın Nazilli doğumlu baba Erkan Çarpan, 1993’te Marmara Üniversitesi matematik öğretmenliği bölümünden mezun olmuş. Kayseri’deki özel Kılıçaslan Lisesi’nde bir yıl öğretmenlik yaptıktan sonra Rusya Federasyonu Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nin Yarçallı şehrine matematik öğretmeni olarak gitmiş. Burada evlenmiş, çocukları olmuş. 2008 yılına kadar da bu ülkede Türkçe ve Matematik öğretmenliği yapmış. 2009 yılında ise bu kez yolu Bangladeş’e düşmüş. 2016’ya kadar işler yolunda gitmiş ama 15 Temmuz 2016’da, Türkiye’de yaşanan darbe girişimi sonrası Gülen cemaatine yönelik baskılar dünyaya da yayılınca, Bangladeş de bundan nasibini almış. Erkan Çarpan artan baskılar sonrası 2017’de bu ülkeden ayrılarak Kanada’ya gitmiş ve iltica etmiş.

Kanada’ya gittiğinde Erkan Çarpan için hayat adeta yeni başlamış. Bangladeş’teki ailesinin aile birleşimi sayesinde gelmesi uzun sürmüş. Pek çok işte çalışmış ama aklı fikri öğretmenlikte. Hangi işi yaparsa aynı zamanda eğitimlerini tamamlıyor, öğretmenlik yapabilmesi için gereken yasal şartları sağlamak için gece gündüz çalışıyor. Bazı okullarda birkaç ay süreli çeşitli öğretmenlik işleri de buluyor ama asla yılmıyor. Vergi dairesinde çalışacak kadar ülkenin vergi sistemini öğreniyor, didiniyor. Ülkenin hemen hemen her yerindeki öğretmen alımı ilanlarını takip ediyor, başvuruyor. Pek çok şehirde, pek çok okulda çeşitli düzeylerde öğretmenlik, gözetmenlik gibi işlerde çalışıyor. İşte tam bu sırada Kanada’nın kuzeyindeki kuzey kutbuna yakın Nunavut’taki okullara da başvuru yapıyor.

Ve sonunda bir gün o okullardan birinden mülakat için çağrılıyor. Uzun süreli, full-time yapılacak bu öğretmenlik onu heyecanlandırıyor. Ancak Nunavut’un Sanirajak şehrindeki okula gitmek öyle kolay değil. Kanada’nın güneyinden yola çıkıp oraya varmak bile uçakla 20 saate yakın sürüyor. Bir de gittikten sonrası var ama Rusya’dan Bangladeş’ten kalan “tecrübe” gözünü kırpmadan gitmesi için yeter de artar. Tam bu sırada oğlu İkram Çarpan için de aynı okulun “İngilizce öğretmenliği için başvuru yapıyorlar. İkram’a da 1 yıllık teklif geliyor ve kabul ediyor. Böylece baba-oğul dünyanın bu en kuzeyine gidenlere yapıldığı gibi 1815 kiloluk “kargo” hakkı veriliyor. 13 Ağustos 2025’te eşyalarını kargoya veriyorlar, 25 Ağustos 2025’te Toronto’dan uçağa binerek Ottawa ve Iqaluit ve Igloolik aktarmalarıyla toplam 15 saatte Sanirajak’a varıyorlar. Onları havalimanında atandıkları okulun müdürü ve yardımcısı bizzat karşılıyor, yaşayacakları eve götürüp yerleşmelerine yardımcı oluyorlar.

ÖĞRETMENLER TOPLANTISINDA MERCİMEK ÇORBASI

Erkan Çarpan, Sanirajak’taki Arnaqjuaq School’da 11. ve 12. sınıf matematik dersleri, sosyal bilgiler dersi, 8. sınıf matematik dersi ve 12. sınıf Business Leadership derslerine giriyor. Oğlu İkram ise önce 8. sınıfın sınıf öğretmeni olarak, daha sonra ise lise 10. ve 11. sınıfların İngilizce derslerine de girmeye başlıyor. Erkan Çarpan, aynı zamanda 12. sınıfın sınıf öğretmenliğini de üstlenmiş. Baba Çarpan, hedefini ise “Benim buradaki en büyük hedefim, öğrencilerde okuma aşkı ve şevki uyandırmak. Üniversite ya da koleje birkaç öğrenci gönderebilirsek bunun diğerlerine de örnek olacağına inanıyorum. Devlet desteği olduğunu, fırsatların var olduğunu öğrencilerimize anlatmak ve onları teşvik etmek istiyorum” sözleriyle açıklıyor.

Baba-oğulun Sanirajak’a yerleşmesinden birkaç ay sonra ailenin geri kalanı da geliyor. Okuldaki öğretmenler toplantısına mercimek çorbası yapıp götürüyorlar ve bu çorbayı ilk kez içen öğretmenler lezzetini övmekten kendilerini alamıyor. Erkan Çarpan’ın eşi de okulda büyük ihtiyaç duyulduğu için “yardımcı öğretmen” olarak istihdam edilmeye başlanmış.

TÜRKİYE’DE KURS ÖĞRETMENLİĞİNDEN KOSOVA’YA, ORADAN SANİRAJAK’A…

Oğul İkram Çarpan, Tataristan doğumlu. Babasıyla birlikte onun da ömrü farklı coğrafyalardaki ülkelerde geçmiş. Aile Bangladeş’teyken Türkiye’ye Isparta’ya, Süleyman Demirel Üniversitesi’nde İngilizce öğretmenliği okumaya gidiyor. Ancak bu ilk öğrencilik günleri Türkiye’deki 17-25 Aralık büyük yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarına denk geliyor. Sonrası malum, ülkenin 15 Temmuz’a kadar giden hali…

Üniversite okurken İngilizce öğretmeye başlıyor. Hem Tataristan’daki hem de Bangladeş’teki Türk okullarında gördüğü eğitimin etkisiyle İngilizce öğretmede oldukça başarılıyor. Öyle ki 23 öğrenciyle başladığı kursu, iki yıl sonra 127 öğrenciye kadar çıkıyor. Çalıştığı okul ve eğitim verdiği kurs, en üst maaşlarla İkram’ı istihdam ediyorlar. Kız kardeşi bir telefon konuşması nedeniyle gözaltına alındığı gittiği karakoldaki asayiş şube müdürü de sorguyu yapan polis de kurstan velisi çıkıyor. Ancak 2016’daki darbe girişiminden sonra Türkiye’de artan baskılar onu da yıldırıyor. Ve sonunda Türkiye’den çıkıyor o da Kosova’ya gidiyor ve 5 ay 2 gün kalıyor bu ülkede, aile birleşimiyle Kanada’ya gidiyor. Ve Sanirajak’a uzanan hikayesi buradan başlıyor…

SANİRAJAK GÜNLÜKLERİ…

“25 Ağustos 2025’te geldik. Annemler 14 Eylül’de katıldı. Biz yaklaşık bir ayı babamla “kamp hayatı” gibi geçirdik: Okula gittik, derslere girdik, insanlarla tanıştık, misafir ağırladık. Cuma namazını cemaatle kılamadığımız için öğleyi de cemaatle kılmama meselesini konuştuk; “böyle demiştik, öyle yapmıştık” gibi hafızada kalan pratiklerle ilerledik.

Bulunduğumuz yer yaklaşık 1000 kişilik, 250–300 haneden oluşan bir kasaba. “Taş toprak” denir ya; burada toprak yok, heryer taş sadece. Dışarıda hayat çok sınırlı; çoğu şey binaların içinde dönüyor. İki market, bir benzinlik, az sayıda 4×4 araç ve bolca ATV… Yazın ATV, kışın kar üzerinde snowmobile’lerle ulaşım.”

TUVALET KAĞIDI STOKU, MERCİMEK, BULGUR…

“Burası İnuit toplumunun yaşadığı bir yer. Atlantik Okyanusu’na kıyısı var; hava sıcak olsaydı eşsiz bir tatil kasabası olurdu. Uzaklık yüzünden fiyatlar 3–4 katına çıkabiliyor. Devlet öğretmenlere tek seferlik 1800 kg kargo hakkı veriyor; biz 1457 kg kullandık. Yanımızda neler yoktu ki: 5-6 yıllık tuvalet kâğıdı stoğu, mercimek, bulgur, bisiklet, televizyon, masa, sandalye… Her şeyden biraz getirdik.

27 Ağustos Çarşamba günü, yani ilk resmi günümüzde, öğretmenlerle tanıştık. Herkes çok samimi, sıcakkanlıydı. İlk andan itibaren “biz sizleri çok sevdik” hissini verdiler. Tanışma toplantısında, yılların öğretmeni olduğu belli bir kişi söz aldı. İdealist bir öğretmendi ama belli ki yıllar içinde umutları biraz tükenmişti. Gülümseyerek şöyle dedi:

“Hoş geldiniz, sizlere gerçekten çok ihtiyacımız var.(Sizler dediği güneyden gelmiş olan yabancı öğretmenler) Sizi çok seviyoruz ama biliyoruz ki bir sene kalıp gideceksiniz.” Birkaç dakika sonra babam kendini tanıttı. Ben o anda onun duygularını tam hissedemesem de, söyledikleri herkesi derinden etkiledi: “1993’te Rusya’ya gittim,” dedi. “16 yıl orada öğretmenlik yaptım, ama zorla çıkardılar. Sonra Bangladeş’e gittim, orada da 9 yıl kaldım. Yine zorla çıkardılar. Kanada’ya geldim, şimdi de buradayım. Siz çıkarana kadar da buradayız inşallah.”

Bu sözler üzerine müdür duygulandı. Gülerek, “Seni kimse çıkaramaz, biz seni burada tutacağız,” dedi. Böyle güzel bir başlangıç oldu bizim için.”

ESKİMO”LAR, İNUİT’LER…

“Buraya geldikten sonraki ilk pazar günü, okul müdürünü ve eşini misafir olarak davet ettik. Sabah saat 10’da geldiler. Onlara Kitchener’daki annemin bahçesinden getirdiğimiz domates, biber, salatalık, soğan ve tavuklarımızın yumurtalarından hazırladığımız bir kahvaltı sunduk. Babam meşhur menemenini yaptı — gerçekten çok güzel yapar. Sofrada menemenin yanında annemin yaptığı peynir ve Türk zeytini de vardı. Markasını tam hatırlamıyorum ama Türk marketinden almıştık.

Müdür ve eşi yemekleri çok beğendiler. Sohbet ilerledikçe konu İnuit halkına, yani dünyanın “Eskimo” olarak tanıdığı topluma geldi. Aslında “Eskimo” kelimesi “çiğ et yiyen” anlamına geliyor ve geçmişte bu kelime dışarıdan bakan insanlar tarafından küçümseyici bir anlamda kullanılmış. Bugün ise toplum ikiye bölünmüş durumda: kimisi hâlâ “Ben Eskimoyum” diyor ve bundan gurur duyuyor; kimisi ise “Ben Eskimo değilim, İnuitim,” diyor. Bu bana Osmanlı–modern Türk ayrımını hatırlattı. Kimisi “Ben Osmanlıyım” derken gururla anlatır, kimisi “Ben Türküm,” diyerek başka bir aidiyet vurgular. İnuit-Eskimo tartışması da bana o kadar benzer geldi ki, zihnimde aynı yansıma oluştu.

‘BİR KUTUP AYISIYLA KARŞILAŞIRSAM NE YAPARIM?’

İlk misafirliğimizin sohbeti sadece kültürle sınırlı kalmadı. Müdürün eşi kutup ayılarından bahsetti. Burada zaman zaman şehir merkezine kadar iniyorlarmış. Ben merakla sordum: “Hiç gördünüz mü?” “Evet,” dedi kadın. “Torunlarımın peşinden koşmaya başlayınca, eşim ayıyı öldürmek zorunda kaldı.” “Peki ben kutup ayısıyla karşılaşırsam ne yapacağım?” diye sordum.

“Öldürürsün” dedi. “Bende silah yok ki, nasıl öldüreyim?” dedim. Kadın bir an durdu, sonra “Aa, doğru,” dedi. Çünkü burada herkesin tüfeği var. Pistol tipi silahlar yasak ama av tüfeği neredeyse her evde bulunuyor. O kadar doğal bir şekilde konuştu ki, benim de tüfeğim varmış gibi.”

NAMAZ VAKİTLERİNE YETİŞMEK…

“Buradaki sistem bambaşka. İlk geldiğimizde akşam namazı 21.15’te giriyordu. Aradan yalnızca yedi hafta geçti ama şimdi 18.02’de giriyor; yani tam 3 saat 10 dakika geriledi. 15 Kasım geldiğinde akşam ezanı 14.27’de okunacak.

Aralık ve Ocak aylarında ise güneşi neredeyse hiç göremiyoruz. Bu dönemde ezan ve namaz vakitlerini normal hesaplamayla bulmak neredeyse imkânsız. 21 Aralık’tan sonra güneş yavaş yavaş geri dönüyor; Ocak ortasında yeniden yüzünü göstermeye başlıyor. Tersine, Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında da güneş neredeyse hiç batmıyor. Günle gece arasındaki sınır neredeyse siliniyor. Evde hâlâ konuşuyoruz: “En yakın normal yere göre mi kılalım, yoksa öğleyle ikindiyi cem mi edelim?” Çünkü ikindi vakti tam karanlığa denk geliyor. Babam şimdilik mevcut uygulamayı sürdürüyor ama vakitler o kadar hızlı kayıyor ki bazen son dakikaya kalıyoruz. “Beşte çıkıyordu namaz” diyoruz, bir bakıyoruz 16:10’a gerilemiş bile.”

KUZEYİN SOFRASI: ÇİĞ, DONMUŞ, GELENEKSEL LEZZETLER…

“Burada en çok tüketilen yiyecekler balık, ren geyiği, balina, deniz aslanı ve fok; nadiren kutup ayısı da masaya gelir. Bir toplum etkinliğinde yaklaşık 150 kişi, büyük bir salonda yere serilmiş naylonların üzerinde, açık büfe gibi dizilmiş çiğ, donmuş ve fermente parçaları karton kutuların üzerine alıp yedi. Herkes kültürel bıçaklarla lokmalık kesip ağzına götürüyor. Bize çiğ yemenin, ateşin az bulunduğu zorlu koşullarda vücut ısısını hızla yükselttiğini, yağın da yakıt olarak kullanıldığını anlattılar — bu yüzden yağlı parçalar besleyici ve hayati öneme sahip.

Ben iki çeşit “balina” tattım; dokusu plastik çiğner gibi, tadı ise çok belirgin değildi. Bir öğrencinin getirdiği balinayı evde tereyağı ve baharatla tavada denedim; gene lastiksi bir doku vardı. Sonradan öğrendik ki bize verilen “balina eti” aslında makta, yani balinanın derisiymiş; derinin altında ince bir yağ tabakası bulunuyor, gerçek et ise içte kalıyor ve köpeklere veriliyormuş. İnsanlar sadece derisini yiyor ve etini köpeklere veriyormuş. Eskiden köpekleri ulaşım aracı olarak kullanıyorlar ve güçlü kızak köpeklerine ihtiyaç varmış. Ama şuan hala günümüzde balinanın et kısmını yemiyorlar.

Mesela Fok balığının sadece derisini kullanmışlar yıllarca. Fok etinin toplumda yaygınlaşması, yıllar önce birinin deneyip beğenmesiyle başlamış; balina etini ise kimse denememiş. Benimse bir gün gerçek balina etini bulup doğru şekilde pişirip tadını keşfetme merakım var. Kimbilir, burada yeni birşeye vesile oluruz.”

ÖĞRENCİSİNİN ÇOCUĞUNA BAKAN ÖĞRETMEN…

“Buradaki aile düzeni, alıştığımızdan oldukça farklı. Bazıları, 14–15 yaşlarında çocuk sahibi oluyor. Eskiden bu durum yaygın değilmiş; Fakat son yıllarda toplumun yapısındaki değişimlerle birlikte gençler, eğlence ya da merak duygusuyla erken yaşta bu davranışı sergilemeye başlıyor.

Genellikle kızlar bu yaşlarda hamile kalıyor ve ilk çocuklarını kendi anne babalarına ya da yakın akrabalarına—teyze, nene, hala gibi—evlatlık veriyorlar. Bazen aynı evde hem kendi çocukları hem de kardeşleriyle birlikte büyüyen çocuklar oluyor. 18 yaşında olup üç çocuk annesi olanlar var. Özellikle lise son sınıflarda birkaç çocuğu olan öğrencilerle karşılaşmak şaşırtıcı değil.

Bir gün okuldan çıkarken markette bir babamın bir öğrencisiyle karşılaştık. 3 yaşındaki çocukları yanlarında yürüyor, çocuklarından biri de babasının sırtındaydı. Burada montların arkasında, bebek taşımak için büyük bir kese bölümü oluyor. Geleneksel bir kıyafet, ismi ‘Amauti’. Kapşon kısmı 2-3 yaşındaki bir bebeğin oturabileceği kadar geniş. Annesinin sırtında altı aylık bir bebek vardı; kendisi de hamileydi, dördüncü çocuğunu bekliyordu.

Bazı aileler çocuklarına özenle bakıyor, bilinçli bir yaşam sürüyor. Ama bazıları kendi çocuklarını tanımıyor bile. Yolda karşılaştığı annesinin babasının görmezden geldiği çoçuklar, Anne/Babasıyla hiç konuşmayan gençler var. Aralarındaki diyaloglar bazen arkadaş gibiyken bazen tamamen kopuk.

Babamın öğrencilerinden biri, 12. sınıfta bir kız. Okulumuz tek katlı ve anaokulundan liseye kadar aynı binada eğitim veriliyor. Teneffüs sırasında anaokuluna gidip kendi kızını getirmiş ve babamla tanıştırmış. Enteresan bir deneyimdi babam için. Bir ara da babam koridorda kucağında bir bebek ile dolaşıyordu. Annesi matematik sorusu çözerken babam bakıyormuş .

Bir de kültürel olarak çok ilginç bir gelenek var: yeni doğan bebekleri sırtlarında çıplak taşımak. Bu, onların soğuğa alışması için yapılan bir uygulama. Tıpkı Rusya’daki buz banyoları ya da Norveç’te bebeklerin soğukta arabada uyutulması gibi. Biz kat kat giyinirken, eksi on derecede bile incecik kıyafetlerle dışarıda oynayan çocuklar görmek oldukça sıradan.”

EVE GELEN ÖĞRENCİ: “İLK KEZ KABUL EDİLMİŞ HİSSEDİYORUM…”

“Üç gün önce markete gittiğimde, 12. sınıf bir öğrenciyle karşılaştım. Ayaküstü sohbet ettik. Bir süre sonra bana, “Siz evinize misafir alıyor musunuz?” diye sordu. Gülerek, “Evet,” dedim, “okul müdürü geldi, birkaç öğrenci geldi, inşallah seni de bir gün misafir ederiz.”

Market çıkışında vedalaşırken tekrar yaklaştı: “Eğer müsaitseniz, bugün size gelebilir miyim?” dedi. Ailemle konuştum; annemle babam hemen, “Tabii ki, gelsin,” dediler. Beraber eve döndük. Ben odamda işlerimi hallederken, o kardeşim Ertuğrul’la salonda oturdu. Annemle babam yemek hazırladı. Yemek masasına oturduğumuzda, çekinerek şöyle dedi: “Ben bu yemeği ilk defa yiyeceğim. Beğenmezsem ayıp olmasın, şimdiden özür dilerim.” Yemek ilerlerken birden gözleri doldu, sonra ağlamaya başladı. “Acı mı geldi?” dedim şaşkınlıkla, çünkü buradakiler baharatlı yemeklere alışık değildir. Başını iki yana salladı ve sessizce söyledi: “Hayır, sadece… hayatımda ilk defa kendimi bu kadar kabul edilmiş ve sevilmiş hissediyorum. İlk kez böyle bir sofrada oturuyorum.”

O an içim titredi. Ona sarıldım. Sessizlik, kelimelerden çok şey söyledi. Yemekten sonra film izledik, abur cubur yedik, uzun uzun konuştuk. O akşam hepimiz için unutulmaz bir akşam oldu.

Bugün Pazartesi; Thanksgiving günü. Akşam için yine onu davet ettik. Rabbim hayırlara vesile eylesin…”

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER