Aktivist, gazeteci ve çevirmen Sevim Belli.
Türk siyasi ve entelektüel hayatında bazı isimler, yalnızca savundukları fikirlerle değil, taşıdıkları tavırla da bir ekseni belirler. Sevim Belli de işte böyle bir isimdi. Onun varlığı, bir duruşun, bir zekânın, bir mücadelenin varlığıydı. Marksist bir düşünür, militan bir gazeteci, titiz bir çevirmen ve davasına sadık bir aydın olarak geçen ömrü, Türkiye’de sol düşüncenin ve politik eylemin belleğinde silinmez izler bıraktı. Onun yokluğuyla birlikte eksilen yalnızca bir kişi değil, bir dönemin ruhu, kavganın içselleştirilmiş bilgeliği ve fikirlerin dil ile taşındığı rafine bir çeviri anlayışı da oldu.
Belli’nin yokluğu, Türkiye’nin muhalif tarihinden bir dipnotun eksilmesi gibi değil; bilakis, koca bir sayfanın koparılması gibi… Öyle, çünkü o, yalnızca düşüncelerini savunan biri değil, onları yaşatan, dönüştüren ve aktaran bir figürdü. Onun kelimeleri, sadece broşürlerde ya da gazete sayfalarında değil, çevirdiği her metnin satır aralarında da duruyordu. Çeviri onun için pasif bir aktarımdan ibaret değil, yeni bir dünya tahayyülünün parçasıydı. Darwin’den Marx’a, Georges Politzer’den Lenin’e uzanan geniş bir yelpazede, kalemini bir direniş aracı olarak kullanmıştı.
Bugün Sevim Belli’nin yokluğuyla birlikte, sol düşüncenin içinde yer alan o belirgin, sert ama incelikli kadın sesi de eksiliyor. Sadece siyasi metinler ya da ideolojik makaleler değil, dilin dokusunda yankılanan o özgün tavır da bir boşluk bırakıyor. O, devrimci mücadeleyi yalnızca politik arenada değil, kelimenin en küçük biriminde, sözcüklerin titiz işçiliğinde de sürdürenlerdendi. İşte bu yüzden onun eksikliği, bir görüşün eksilmesi değil; bir çabanın, bir yöntemin, bir dilin de zayıflaması anlamına geliyor.
Kökleri Derinde Bir İnat: Çocukluktan Mücadeleye
Sevim Belli’nin hikâyesi, yalnızca bireysel bir tercihin değil, aynı zamanda tarihsel bir zorunluluğun hikâyesidir. O, herhangi bir dönemin sıradan bir aydını olarak değil, Türkiye’nin çalkantılı tarihinin içinde biçimlenen bir karakter olarak doğdu. 1925 yılında dünyaya geldiğinde, Türkiye henüz Cumhuriyet’in ilk yıllarını yaşıyordu. Osmanlı’nın çok uluslu, geleneksel yapısından koparak modernleşme hamleleriyle şekillenen yeni bir ulus devlet inşa ediliyordu. Ancak bu inşa süreci, homojenleştirici ve otoriter bir modernleşme anlayışıyla yürütüldüğünden, toplumsal sınıflar arasındaki uçurumlar kapanmıyor, aksine derinleşiyordu.
Sevim Belli, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun düzenlediği “12 Eylül Utanç Müzesi” başlıklı sergide
Belli’nin çocukluğu, İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği ekonomik bunalım, tek parti rejiminin baskıcı yönetimi ve dünyada yükselen ideolojik kutuplaşmaların gölgesinde geçti. Türkiye’de halkın büyük çoğunluğu kırsal kesimde yaşıyor, sanayi üretimi sınırlı olduğu için ekonomik yapı hâlâ tarıma bağımlıydı. Savaşın etkisiyle birlikte, artan yokluk ve sınıfsal eşitsizlikler, yeni bir bilinç dalgasının doğmasına yol açıyordu. İşte bu atmosferde büyüyen Sevim Belli, erken yaşta dünyayı anlamaya ve dönüştürmeye yönelik bir sorgulamanın içine girdi.
O dönemin Türkiye’sinde sol düşünce, büyük oranda yeraltında varlık gösteriyordu. 1940’lı yıllara gelindiğinde, Türkiye’de komünist olmak, yalnızca bir siyasi duruş değil, aynı zamanda bir suç unsuru haline getirilmişti. 1920’lerden itibaren Türkiye Komünist Partisi (TKP) yasaklı bir örgüt olarak faaliyet göstermeye çalışıyor, sol eğilimli aydınlar sıkı bir devlet denetimi altında tutuluyordu. Buna rağmen, dünya çapında yankı bulan sosyalist fikirler, özellikle okumuş genç kesim arasında karşılık buluyordu. Sevim Belli de bu dalganın içinde yetişen ve sosyalizmin yalnızca bir fikir değil, yaşanması gereken bir gerçeklik olduğuna inanan gençlerden biri oldu.
Onun mücadeleci kimliğinin temelleri, akademik hayatıyla eş zamanlı olarak atıldı. İstanbul Üniversitesi’nde tıp eğitimi almaya başlamıştı, ancak kafasının içinde yalnızca anatomi kitapları değil, dönemin politik atmosferi de vardı. Marksizmle tanışması, onun dünyaya bakışını köklü bir şekilde değiştirdi. Savaş sonrası dünyada sol hareketlerin yükselişi, Sevim Belli’ye yalnızca bir fikir dünyası değil, bir aidiyet alanı da sunuyordu. Artık yalnızca bir öğrenci değil, toplumsal dönüşümün bir öznesi olmak isteyen genç bir kadındı.
Sevim Belli’yi yalnızca kendi iradesiyle mücadeleye atılan bir figür olarak görmek eksik olur. Onun mücadelesi, Türkiye’nin toplumsal ve ekonomik koşullarının, tarihsel akışın ve sol hareketin doğasındaki kaçınılmazlıkların bir yansımasıydı. 1940’ların ve 50’lerin sert atmosferinde, o, sesini yükselten, bedel ödemeyi göze alan ve inandığı değerler uğruna kendi yaşamını dönüştüren bir genç olarak var oldu.
Bilginin ve Mücadelenin Kesiştiği Yer: Akademik Hayat
Sevim Belli’nin akademik yolculuğu, onun entelektüel kimliğinin şekillendiği ve siyasi bilincinin derinleştiği bir süreç oldu. Tıp fakültesine adım attığında, yalnızca bir meslek edinme kaygısı taşıyan bir öğrenci değil, dünyayı anlama ve değiştirme isteğiyle dolu genç bir kadındı. Ancak akademik disiplin ve katı bilimsel çalışmalar, onun zihnini keskinleştirse de ruhunu doyurmuyordu. Bilim kadar, hatta ondan daha çok, toplumun dönüşümü ilgisini çekiyordu.
İstanbul Üniversitesi, o dönemde Türkiye’nin en köklü ve en saygın akademik kurumlarından biriydi. Ancak, üniversite eğitimi almak bile sınıfsal ayrıcalık gerektiriyordu. Ülkenin büyük bir bölümü hâlâ okuma yazma bilmezken, yükseköğrenim gören azınlık, genellikle hâkim ideolojinin içinde konumlanıyordu. Sevim Belli ise, bu akademik çevrenin içinde farklı bir arayıştaydı. Kendi varoluşunu, yalnızca bireysel bir kariyerle değil, kolektif bir mücadelenin içinde tanımlıyordu.
Üniversite yıllarında Marksizmle daha derin bir ilişki kurmaya başladı. Sadece klasikleşmiş ideolojik metinleri okumakla kalmadı, aynı zamanda bu fikirlerin Türkiye’nin sosyoekonomik yapısına nasıl uygulanabileceğini sorguladı. Sol çevrelerle yakınlaştı, dönemin aydın hareketlerinin içinde yer aldı. İstanbul Üniversitesi’nde, dönemin baskıcı atmosferine rağmen, fikirlerin özgürce tartışılabildiği küçük ama etkili bir çevre vardı. Sevim Belli, bu çevrede gelişti ve şekillendi.
Komünist hareketin Türkiyedeki öncü isimlerinden siyasetçi ve yazar Mihri Belli ve eşi Sevim Belli.
Ancak akademik hayat onun için sadece bilgi edinmenin değil, sistemle yüzleşmenin de bir alanıydı. 1940’ların sonunda ve 50’lerin başında Türkiye’de sol düşünce üzerindeki baskılar daha da yoğunlaşmıştı. Üniversitelerde, komünizm propagandası yapmakla suçlanan öğrenciler takip ediliyor, soruşturmaya uğruyor, hatta hapse atılıyordu. Sevim Belli de kısa sürede bu baskı mekanizmasının hedeflerinden biri haline geldi.
Onun akademik hayatı, yalnızca teorik bilgiyle donanmış bir aydının yükselişi olarak değil, aynı zamanda devletin otoriter yapısıyla erken yaşta yüzleşen bir muhalifin mücadelesi olarak da okunmalı. Tıp eğitimi tamamlanamadan kesintiye uğradı, çünkü onun için üniversite sıralarında oturmak, dünyaya seyirci kalmak anlamına geliyordu. O, bildiklerini akademik bir kariyer inşa etmek için değil, toplumsal dönüşüm için kullanmayı seçti.
Bu tercihi, onun ilerleyen yıllarda politik mücadelede daha da radikalleşmesine, sistemin içinden değil, karşısından konuşan bir figür olmasına neden olacaktı. Akademik hayatı sona ermişti ama bu, onun entelektüel üretimini durdurmadı. Aksine, ona yeni bir yol çizdi: Politik aktivizm, gazetecilik ve çeviri… Sevim Belli artık sadece bir öğrenci değil, bir devrimciydi.
Sürgünde Büyüyen Bir Bilinç: Yurtdışındaki Yıllar
Sevim Belli’nin hikâyesi, yalnızca Türkiye sınırları içinde yazılmış bir mücadele anlatısı değildir. Onun yaşamı, baskıların, sürgünlerin ve ideolojik savaşların kıtalararası bir yankısıdır. Türkiye’de başlayan siyasi mücadelesi, ona yurt içinde yaşama hakkını çok görmüş; baskılar, tutuklamalar ve tehditler onu sınırların ötesine sürüklemişti. Ancak Sevim Belli için sürgün, bir geri çekilme değil, başka bir cephede devam eden bir kavga demekti.
1950’lerin sonu ve 60’ların başında, Türkiye’de sol hareket üzerindeki baskılar giderek sertleşmişti. Demokrat Parti iktidarı, anti-komünist politikalarını artırıyor, sol eğilimli aydınları, gazetecileri ve aktivistleri sistematik olarak hedef alıyordu. 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası sol hareket kısa bir rahatlama yaşasa da, bu durum uzun sürmedi. Devletin değişen yüzü, eski reflekslerini terk etmemişti. Sevim Belli gibi devrimci figürler için Türkiye giderek daha tehlikeli bir yer haline geliyordu.
Yurtdışına çıkışı, onun mücadelesinin sonu değil, yeni bir aşamasıydı. Sevim Belli, sürgün yıllarında yalnızca Türkiye’deki devrimci mücadeleyi uzaktan izlemekle kalmadı, aynı zamanda uluslararası sosyalist hareketin içinde daha güçlü bir yer edindi. Fransa, Almanya, Sovyetler Birliği ve diğer ülkelerdeki sosyalist çevrelerle temas kurdu. Bu süreç, onun entelektüel kapasitesini ve politik perspektifini daha da genişletti.
Paris ve Berlin gibi merkezlerde, Türkiye’den gelen sürgünlerle birlikte çalıştı. Avrupa’daki sol entelijansiyanın bir parçası oldu, Marksist düşüncenin güncellenen versiyonlarını, yeni politik stratejileri ve uluslararası dayanışma ağlarını yakından takip etti. Bu dönemde gazetecilik ve çeviri faaliyetleri onun için daha da kritik bir hâl aldı. Çünkü Sevim Belli, sürgün olmanın yalnızca coğrafi bir ayrılık anlamına gelmediğini biliyordu. Fikirler hâlâ dolaşımdaysa, mücadele de devam ediyordu.
Sürgün yıllarında, sadece Avrupa’da değil, sosyalizmin güçlü olduğu Sovyetler Birliği gibi ülkelerde de vakit geçirdi. Ancak o, reel sosyalizmin pratikteki eksikliklerini de gözlemleyen bir aydın olarak, sosyalist mücadeleye romantik bir idealizmle değil, eleştirel bir bakışla yaklaşıyordu. Marksizmin farklı yorumlarıyla tanıştı, devrimci mücadelenin değişen doğasını kavradı ve Türkiye soluna dair daha geniş bir perspektif geliştirdi.
Bu süreç, onun sadece düşünsel dünyasını değil, stratejik bakış açısını da keskinleştirdi. Sevim Belli için sürgün, sadece bir zorunluluk değil, bir öğrenme süreciydi. Türkiye’ye döndüğünde, artık yalnızca bir militan değil, küresel sosyalist hareketin deneyimleriyle donanmış bir teorisyen, bir gazeteci ve bir çevirmen olarak dönmüş olacaktı.
Mücadeleye Adanan Gençlik: Berlin’de Nâzım Hikmet ile Tanışma
Sevim Belli, 3. Dünya Gençlik ve Öğrenci Festivali için 1951 yılında Berlin’e gittiğinde, orada Nâzım Hikmet ile tanıştı. Bu tanışma, onun düşünsel yolculuğunda yeni bir kapı araladı. Aynı yılda, Türkiye’de TKP’ye yönelik geniş çaplı “1951 Tevkifatı” başlamıştı. Sol düşüncenin Türkiye’de en baskı altında olduğu bu yıllarda, Belli’nin mücadelesi yurtdışında farklı bir boyut kazandı.
1960’lı yıllarda, komünistlikten hükümlü hekimlerin tıp mesleğini icra etmelerinin yasaklanmasıyla, Sevim Belli 1964’te yeni devrim yapmış Cezayir’e gitmeye karar verdi. Çocuklarıyla birlikte bu yeni topraklara adım attı ve orada doktorluk yaptı. Ancak bu sürgün, onun için sadece zorunlu bir göç değil, aynı zamanda yeni bir devrim deneyimi anlamına da geliyordu.
1966’da Türkiye’ye geri döndüğünde, TİP içindeki ayrışmalara tanıklık etti ve Sosyalist Devrim (SD) tezine karşı Millî Demokratik Devrim (MDD) tezini savunan hareketin içinde yer aldı.
Mücadeleye Kaldığı Yerden Devam
Sevim Belli için Türkiye’ye dönüş, sıradan bir eve dönüş hikâyesi değildi. Onun hayatında hiçbir şey sıradan değildi zaten. Sürgünde geçirdiği yıllar, ona dünya sosyalizminin farklı yüzlerini gösterirken, Türkiye’deki mücadeleyi uzaktan izlemek ve analiz etmek için de bir fırsat sunmuştu. Ancak o hiçbir zaman uzakta kalmayı seçenlerden olmadı. Yurt dışındaki aydınlar arasında kalmak, mücadeleyi dışarıdan desteklemek gibi bir tercihi yoktu. O, geri dönmeyi ve Türkiye’de sol hareketin içinde aktif olarak yer almayı seçti.
1960’ların sonu ve 70’lerin başı, Türkiye’de sol hareketin ivme kazandığı, gençlik hareketlerinin yükseldiği, işçi sınıfının örgütlendiği bir dönemdi. Sevim Belli bu hareketliliğin ortasına döndü. Onun gibi deneyimli ve uluslararası sosyalist çevrelerle bağlantısı olan bir figür, Türkiye solunun hem teorik hem de pratik anlamda daha güçlü bir zemine oturmasına katkı sağlayabilirdi. İşte tam da bu yüzden, dönüşü devletin dikkatinden kaçmadı.
Türkiye’ye adım attığı anda, geçmişin hayaletleri de peşindeydi. Gözaltılar, baskılar, soruşturmalar… Ama bunlar onun için sürpriz değildi. Zaten Sevim Belli, hiçbir zaman konforlu bir hayatın peşinde olmamıştı. O, Türkiye’ye döndüğünde solun en hareketli ama aynı zamanda en çalkantılı dönemlerinden biri yaşanıyordu. 12 Mart 1971 darbesiyle birlikte sol hareket büyük bir darbe aldı. Devrimci gençlik hareketlerinin liderleri idam edildi, binlerce kişi tutuklandı, gazeteler kapatıldı. Ama Sevim Belli ve onun gibi mücadeleye adanmış isimler için bu bir son değil, yeni bir başlangıçtı.
Gazeteciliği ve yazılarıyla mücadelesini sürdürdü. Kalemi, onun en büyük silahıydı. Sol yayın organlarında yazılar yazdı, illegal basın çalışmalarına katıldı, genç kuşaklarla bağlarını hiç koparmadı. Onun için devrimci mücadele, sadece sokaklarda verilen bir kavga değil, aynı zamanda bilinç oluşturma süreciydi. Türkiye solunun en büyük sorunlarından biri olan örgütlenme ve ideolojik derinlik eksikliğini her zaman dile getirdi, teorik tartışmaları alevlendirdi.
1980 darbesiyle birlikte, Türkiye’deki sol hareket neredeyse tamamen ezildi. Binlerce insan tutuklandı, ağır işkencelerden geçti, kitaplar yakıldı, gazeteler susturuldu. Sevim Belli, bir kez daha devletin hedefindeydi. Ancak o, yılmadı. Yaşamı boyunca devrimcilikten vazgeçmeyen birinin, tehditlere boyun eğmesi beklenemezdi zaten.
Onun sonraki yılları, bir yandan sosyalist mücadeleye katkı sunarak, bir yandan da entelektüel üretimine devam ederek geçti. Yazıları, çevirileri, teorik tartışmalara katkıları, Türkiye solunun hafızasında silinmez izler bıraktı. O, sadece dönemin devrimcileri için değil, sonraki kuşaklar için de bir pusula oldu. Çünkü Sevim Belli, devrimci olmanın, yalnızca bir dönemin heyecanına kapılmak değil, bir ömür süren bir bilinç hali olduğunu kanıtlamıştı.
Mücadelede Bir Rehber: Behice Boran ile Yoldaşlık
Sevim Belli’nin mücadele yoldaşlarından biri de, sol düşüncenin önemli isimlerinden Behice Boran’dı. Her ikisi de kadın olmalarının getirdiği zorluklara rağmen, sosyalist düşüncenin ön saflarında yer aldı. Boran’ın akademik titizliği ve Sevim Belli’nin militan duruşu, Türkiye sol hareketinde birbirini tamamlayan iki unsur oldu.
Sürgün yıllarında Marksist teorinin farklı yorumlarıyla tanışan Belli, geri döndüğünde artık yalnızca bir militan değil, uluslararası sosyalist hareketin deneyimleriyle donanmış bir teorisyen, bir gazeteci ve bir çevirmen olarak Türkiye soluna katıldı.
Kalemiyle, Duruşuyla, Mücadelesiyle: Sevim Belli’nin Mirası
Bazı isimler, sadece yaşadıkları dönemin tanıkları değil, aynı zamanda o dönemi şekillendiren aktörlerdir. Sevim Belli de böyle bir figürdü. O, yalnızca ideolojik bir duruş sergileyen bir siyasetçi ya da bir entelektüel değildi; aynı zamanda bir mücadele biçimiydi. Onun mirası, yalnızca kaleme aldığı yazılarla, çevirdiği eserlerle ya da teorik tartışmalara kattığı perspektifle sınırlı değildir. O, devrimciliği bir ömür boyu sürdürülebilir kılan bir iradenin temsiliydi.
Sevim Belli, Türkiye sol hareketi içinde kendine özgü bir yer tuttu. Sadece Marksist bir teorisyen olarak değil, aynı zamanda edebiyat ve çeviri alanındaki katkılarıyla da fark yarattı. Onun titizliği, çevirdiği metinlerin salt bir dil aktarımı olmasını engellemiş, her metni kendi bağlamında yeniden üretmesine yol açmıştı. Charles Darwin’den Georges Politzer’e, Marx’tan Lenin’e kadar pek çok önemli eseri Türkçeye kazandırırken, yalnızca bir çevirmen değil, bir ideolojik rehber gibi hareket etti.
Onun yazıları, klasik bir gazeteciliğin ötesine geçti. Gündelik politik gelişmeleri analiz ederken bile, her zaman büyük resmi görebilen bir bakış açısına sahipti. Tarihi yalnızca olayların kronolojisi olarak değil, sınıf mücadelesinin bir sahnesi olarak ele aldı. Bu yüzden yazdığı her metin, yalnızca dönemin tanıklığını yapmakla kalmadı, aynı zamanda gelecek kuşaklara yol gösteren bir rehber oldu.
Ancak onun asıl mirası, cesaretidir. Sevim Belli, hayatı boyunca bedel ödemekten korkmamış bir isimdi. Tutuklanmayı, sürgünü, baskıyı göze aldı. Onun için önemli olan, kişisel huzur ya da bireysel başarı değil, ideallerin yaşamasıydı. Türkiye’nin değişen politik atmosferi içinde, dönemsel olarak güç kazanan ve kaybeden sol hareketin en sadık tanıklarından biri olarak, hiçbir zaman geri çekilmedi.
Bugün Sevim Belli’yi anarken, onun yalnızca yazdıklarını, söylediklerini ya da çevirdiği kitapları değil, yaşam tarzını da hatırlamak gerekir. O, fikirleri uğruna yaşamını dönüştürmüş, entelektüel çabasını sadece akademik bir üretim olarak değil, politik bir silah olarak kullanmış bir kadındı. Bıraktığı miras, yalnızca sosyalist düşüncenin teorik temelleriyle değil, aynı zamanda devrimciliğin sürekliliğini sağlayan o dirençli ruhla ilgilidir.
Türkiye’de sol hareketin tarihi, bastırılmış, susturulmuş ama asla tamamen yok edilememiş bir tarihtir. Sevim Belli’nin mirası da işte tam burada yatıyor. O, tarih sahnesinden silinmeyecek bir iz bıraktı çünkü mücadelesi yalnızca bir döneme ait değil, her dönemde yeniden anlam kazanabilecek bir mücadeleydi. Dünya daha iyi bir yer olsun diye savaştı. Yenilmedi, ama yeterince yenilenemedi de… Bu da bize dert olsun!