‘Bir ideal olarak Ankara’ ve genç Cumhuriyet’e damga vuran Alman: Carl Ebert

Hitler'in hedefindeki sanatçı Carl Ebert, Genç Cumhuriyet'in davetiyle Ankara'ya gelir ve modern sanat kurumlarının ilk tohumlarını atar. İşte Filiz Ali'nin "Bir Tutkunun Peşinde Carl Ebert – Genç Cumhuriyet’in Tiyatro ve Opera Serüveni" kitabı, Ebert'e, bir “ideal” olarak kurulan Ankara'ya ve Sabahattin Ali'ye saygı duruşu niteliğinde...

Müzik bilimci, yazar ve akademisyen kimlikleri ile tanınan Filiz Ali, Bir Tutkunun Peşinde Carl Ebert, Genç Cumhuriyet’in Tiyatro ve Opera Serüveni başlıklı kitabında, Türkiye’nin kültür ve sanat hayatında derin izler bırakmış olan Carl Ebert’in (1887-1980) yaşamını ve etkilerini çok yönlü bir perspektifle ele alıyor.

Yapı Kredi Yayınları’ndan ilk baskısını 2024 yılı Mayıs ayında yapan kitap, Ebert’in Türkiye’de opera ve tiyatro sahnesine olan katkılarını merkeze alırken arka planda Sabahattin Ali’nin, Nazi Almanyası’nın ve genç Cumhuriyet’in hikâyelerinin kesişim noktalarına dair ortak bir anlatı sunuyor. Nitekim kitap, “1933 yılının Türkiye, Avrupa ve dünya tarihinde olduğu kadar benim kişisel tarihimde de önemli bir yeri var. 1933, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun onuncu yılı, aynı zamanda Almanya’da Nasyonal Sosyalist Nazi Partisi’nin seçimleri kazandığı, dolayısıyla Hitler’in iktidara geldiği yıl. Benim için ise, babam Sabahattin Ali’nin Cumhuriyet’in onuncu yılı dolayısıyla çıkan genel afla özgürlüğüne kavuştuğu yıl. Her üç olayın birbiri ile ne ilgisi var diye sorabilirsiniz. Dolayısıyla da olsa ne ilgisi olduğunu anlatmaya çalışayım” cümleleri ile okuyucuyu selamlıyor.

Sabahattin Ali’nin kızı yazar Filiz Ali

Akademik bir referans kaynağı niteliği taşıyan eser, yalnızca Cumhuriyet Türkiye’sinde tiyatro ve operanın modernleşme sürecine ışık tutmuyor aynı zamanda bu sürecin öğrencisinden eğitimcisine, ülkenin idari kadrolarından sanatçılarına kadar tüm aktörlerine yer veriyor. Filiz Ali Carl Ebert’in yaşam öyküsüne odaklandığı kitapta, Nazi Partisi’nin iktidara geldiği 1933 yılından İkinci Dünya Savaşı bitimine kadar olan süreci, Almanya ve Türkiye tarihini iç içe geçmiş şekilde, tarihî bir arka plan eşliğinde vermeyi de ihmal etmiyor.

HİTLER YÜKSELİRKEN ‘EBERT’LER HEDEFTİ

Kitapta ilk olarak Carl Ebert’in yaşamına dair bilgi sunuluyor. 1887 yılında Berlin’de dünyaya gelen Carl Ebert’in okulla arası pek de iyi değildir, tiyatroya meraklıdır. Tiyatro yönetmeni Max Rinhard’ın tiyatro okulunu 1909-1914 yılları arasında burslu olarak okur. Bir buçuk yıllık bir eğitimin ardından Berlin Alman Tiyatrosu’nda ufak tefek roller almaya başlar. Ebert, 1922-1927 yılları arasında aktör kimliğiyle aktiftir. 1927’de, kırk yaşında, Darmstadt Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni olarak bütün sezon boyunca oynanacak tiyatro oyunlarının, opera ve bale temsillerinin yönetimini üstlenir. Operaya ilgisi bu dönemde başlar. 1931 yılı sonbaharında Berlin Şehir Operası Genel Sanat Yönetmenliği görevi Ebert’e teklif edilir, 1933 yılına kadar bu görevi yürütmek Ebert için mesleki açıdan büyük bir adımdır. Ancak bu görevin Almanya’nın içinde bulunduğu politik sorunların tehlikeli boyutlara ulaştığı bir döneme rastlaması talihsizliktir.

5 Mart 1933’te Adolf Hitler mecliste çoğunluğu ele geçirip iktidara geldiğinde yaptığı ilk işlerden biri Carl Ebert gibi sosyal demokratları işlerinden uzaklaştırmak olur. Hitler seçimi kazanır kazanmaz ilk elimine edileceklerin Yahudiler, komünistler ve sosyal demokratlar olacağını fark eden Carl Ebert, artık Nazi Almanya’sında sanatını özgürce icra edemeyeceğini anlamıştır. Eşi Getrude ve çocuklarıyla İsviçre sınırını geçerek 1946’ya kadar dönmemek üzere Almanya’yı terk ettikten üç yıl sonra, 1936’da, Türkiye’ye uzanan sanat yolculuğu da başlayacaktır.

SİRKECİ’DE MUHSİN ERTUĞRUL KARŞILAMASI…

Savaş arefesindeki Avrupa’nın opera ve tiyatro kurumları, Carl Ebert gibi Hitler Almanya’sından kaçmak zorunda kalan mülteci sanatçılara kucak açmakta tereddüt ederken Türkiye 1933 Temmuz’unda Alman bilim adamlarının Türk üniversitelerinde görevlendirilmelerini sağlayan bir anlaşmayı imzalamaktadır.

Avrupa talebe müfettişi Cevat Dursunoğlu, tiyatro ve opera kurumlarımız için çok yararlı olacağı düşüncesi ile Carl Ebert ismini Kültür Bakanlığına önerir. 23 Ekim 1935 yılında iki isim arasında mektup ile temas kurulur. Ebert’in on gün sürecek ilk Türkiye seyahatinin birinci durağı İstanbul olur, kendisini Sirkeci Gar’ında Muhsin Ertuğrul karşılar. 27 Şubat 1936’da trenle Ankara’ya hareket eder. Burada ise kendisini Millî Eğitim Bakanlığı şube müdürlerinden Cevat Memduh Altar karşılayacaktır.

Devlet Tiyatro ve Operası’nı kurmak üzere Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti tarafından davet edilen Ebert, aynı yıl yazdığı raporla bir yol haritası hazırlar. Sabahattin Ali tarafından Türkçeye çevrilen bu rapor titizlikle hazırlanmıştır. 27 sayfalık raporun içeriğine kitapta da yer verilir: Raporunda “Eğitimin temeli bilgi, ruh ve sistemdir. Bunun için ilk yapılacak iş doğru öğretmeni tayin etmektir. Yani esas mesele budur, öğrenci sorunu yoktur, olsa olsa öğretmen sorunu vardır” yazan Ebert için ilk mesele tiyatro ve opera okulu için en iyi eğitmenleri bulmaktır. Rapor doğrultusunda disiplinli bir çalışma süreci başlar.

Filiz Ali’nin verdiği bilgiye göre Carl Ebert’in raporunu okuyan Atatürk çalışmayı çok beğenir. Okula alınacak öğrencilerin birkaç yıl içinde dünya sahne edebiyatının önemli eserlerini Türkçe olarak oynayabilecek düzeye geleceklerini öğrenmek onu fazlasıyla memnun eder.

Her şey çok hızlı ilerler. 1 Kasım 1936’da Konservatuvar’da derslere başlanır. Ne var ki Türk aile yapısının da etkisi ile öğrenci sayısı bir hayli azdır. Bu durum, elbette Alman rejisör için şaşırtıcı olacaktır. Tiyatro bölümünde üç kız, sekiz erkek; opera bölümünde beş kız, yedi erkek öğrenci bulunmaktadır. Carl Ebert ile öğrenciler arasındaki iletişimi ise Sabahattin Ali sağlamaktadır. Babası sayesinde Carl Ebert ile çocukluğunda tanışma fırsatı bulan Filiz Ali bu yıllara ait duygularını kitabın hemen ön sözünde şöyle anlatır: “Onunla tanıştığımda çok küçüktüm. O zamana kadar tanıdığım hiç kimseye benzemiyordu. İlk görüşte müthiş etkilenmiş olmalıyım. O etki bugüne kadar devam etti.

Konservatuvardaki tiyatro ve opera provalarını, temsillerini izleyerek, ama en çok büyülenmiş gibi onu izleyerek büyüdüm. Öğrencilerinin onun ağzından çıkan her sözcüğü, gösterdiği her jest ve mimiği nasıl hayranlıkla özümsediklerine tanık oldum. Öğrencilerle aynı dili konuşmamalarına rağmen babamın aracılığıyla kurulan müthiş dinamiği deneyimledim.”

EBERT VE ATATÜRK

Kitabın içeriğinden bahsederken Atatürk ve Carl Ebert’in Ankara yıllarına ayrıca değinmek gerekir. Nitekim yazar da çalışmasında bu konuya ayrı bir başlık açmıştır. Ebert’in on bir yıl sürecek Türkiye macerası esas olarak 1937-38 kışında başlar. İşin en başından beri Ebert’i heyecanlandıran, Atatürk’ün yeni Türkiye’yi kurma yolunda gösterdiği kararlılıktır. Hatıralarını anlattığı bir konuşmada bu dönem için şunları söyleyecektir:

“Atatürk beni hazırladığım plana tamamıyla uygun olarak Türk tiyatrosunu kurmakla görevlendir[di]. İlk başlarda romantik bir serüven olarak tanımlama eğiliminde olduğum bu görev, sanat hayatımın en önemli en derin denemelerinin toplandığı bir devre oluverdi.”

Dört yıl gibi bir sürenin ardından Carl Ebert, Türkçe olarak oynanan iki oyunu sunarak Atatürk’e verdiği sözü tutacaktır. 21 Haziran 1940’ta Cuma akşamı Ankara Halkevi’nde Tatbikat Sahnesi’nin ilk oyunu Mozart’ın bir perdelik Bastien ile Bastienne adlı komik operası, diğeri de İtalyan Puccini’nin Madam Butterfly operasının ikinci perdesidir. Bu olay hem Ankara hem de İstanbul’da büyük yankı uyandırır. 27 Haziran’da Cumhuriyet gazetesinde “Devlet Operasının İlk Temsili” başlıklı, Ankara mahreçli bir haber çıkar.

TİYATRO, OPERA VE MÜZİĞİN İLK MEZUNLARI

Filiz Ali’nin kitapta Tiyatro Bölümünün İlk Mezunları başlığı altında verdiği bilgilere göre 1941 yılı sonunda Devlet Konservatuvarı ilk mezunlarını verir. Tiyatro bölümünden Muazzez Yücesoy, Melek Saltıkalıp, Nermin Elgün, Ertuğrul İlgin, Mahir Canova, Salih Canar, Nüzhet Şenbay ve Esat Tolga; müzik bölümünden Nazmiye Sakarya, Seniha Çakır, Turan Üçer, Hasan Kale ve Mustafa Caner mezun olur. Öğrencilerden bazıları tiyatro bölümünün öğretmenleri olarak çalışır ve bu, konservatuvarda bir gelenek olarak devam eder. Müzik bölümü öğrencileri ise Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası’nda görev yapmaya başlar. 3 Mayıs’ta yapılan diploma törenine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve devlet ricali katılır.

Haziran ayında ise yüksek devre opera bölümü ilk mezunlarını verir. Opera mezunları arasında Ruhi Su, tiyatro mezunları arasında Cüneyt Gökçer, nefesli çalgılar mezunları arasında Nedim Oytam ismi dikkat çekmektedir.

1942 yılının Mayıs ayının ilk gününde konservatuar öğrencileri otuz beş kişilik bir ekiple başlarında Orhan Şaik Gökyay’la birlikte Antigone temsilleri vermek üzere İstanbul’a hareket ederler. 1943’te Kral Oidipus trajedisi ve Minna von Barnhelm komedisi ilk kez seyirci karşısına çıkar. Kral Oidipus’u Cüneyt Gökçer oynar. Aynı zamanda bu onun ilk başrol oyunudur.

SEKİZİNCİ YILDA İKİ DEV ESER SAHNEDE

Devlet Konservatuvarı opera ve tiyatro bölümleri öğrenci ve mezunlarının okulun açılışından sadece sekiz yıl sonra seyirci karşısına dünya opera ve tiyatro dağarının iki büyük klasik eseri olan Figaro’nun Düğünü ve Moliere’nin Kibarlık Budalası ile çıkmasını şaşırtıcı olarak yorumlar Filiz Ali, “Ebert” der, “hem kendine hem de Atatürk’e verdiği o iddialı sözün arkasında olduğunu ve genç öğrencilerine güvendiğini böyle ispatlar.”

1945 yılında İkinci Dünya Savaşı sona ererken Devlet Konservatuvarı Tatbikat Sahnesi, 20 Ağustos’la 21 Eylül arasında İzmir Fuarı’na üç opera; Fidelio, Satılmış Nişanlı ve Madama Butterfly, üç tiyatro oyunu; Yanlışlıklar Komedisi, Kahvehane ve Bizim Şehir’le katılır.

1946’da Tatbikat Sahnesi oyuncuları Köy Enstitülerinin kuruluş yıl dönümü olan 17 Nisan’da Hasanoğlan’daki Yüksek Köy Enstitüsü’nde Goethe’nin Faust adlı trajedisini oynarlar.

6 Mayıs 1946’da Konservatuvar’ın onuncu yılını kutlama töreni düzenlenir. Ankara Devlet Konservatuvarı, Atatürk’ün ülkenin bir an önce çağdaş dünyaya ayak uydurabilmesi için bilim, kültür ve sanatın birinci derecede önemli olduğu ileri görüşlülüğü doğrultusunda kurulur. Özetle, 1936’dan 1946’ya kadar geçen süre zarfında tiyatro bölümü öğrencileri, Carl Ebert gibi dünya çapında bir rejisör ve eğitimci ile çalışarak sahnede yeteneklerini kanıtlarlar. Hayatlarında bir tek opera seyretmemiş gençlerin, on yıl gibi bir sürede seslerini doğru eğitmelerini sağlayan Ebert, onları hem opera sanatıyla tanıştırır hem de sahneledikleri oyunlardaki başarılarına tanık olur.

TÜRKİYE’DEN AYRILIŞI

İkinci Dünya Savaşı biter ve bir devir kapanır. Ankara ve İstanbul’da bulunan Alman profesörlerin bazıları savaş biter bitmez Almanya’ya dönmeye kararı verirler. Ebert de savaşın sona ermesinin ardından Avrupa’ya dönmeyi düşünmektedir. 27 Mart 1947 tarihinde, 60 yaşında, Ankara Devlet Konservatuvarı Rejisörü Carl Ebert uçakla Londra’ya gider. Ebert’in ayrılışından kısa bir süre sonra ise Tatbikat Sahnesi Genel Müdürlüğü’ne Muhsin Ertuğrul getirilir.

Carl Ebert Türkiye’ye ancak 1952 yılında geçici bir süre ile gelir, kendi eliyle kurmuş olduğu müesseseleri denetler ve bir rapor hazırlar. 1954’e gelindiğinde ise kendisine defalarca teklif edilen Berlin Şehir Operası yöneticiliğini kabul eder, 1933 yılında apar topar terk etmek zorunda kaldığı Berlin’e, hikâyesinin başladığı yere, geri döner.

Ebert Türkiye’ye son kez 1969 yılında İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin açılış törenine onur konuğu olarak gelir. Vaktiyle Türkiye’de kurduğu tiyatro ve opera kurumlarının başında yönetici olarak bir zamanlar yetiştirdiği öğrencilerini görmek onu mutlu eder. 1969’da Devlet Tiyatroları’nın başında artık Cüneyt Gökçer; Devlet Opera ve Balesi’nin başında ise Aydın Gün vardır.

Tüm yokluğa, yoksunluğa rağmen bir kültür devrimi gerçekleştirmeye çalışan Cumhuriyet’e bir nevi övgü niteliğindedir kitap. Aynı zamanda Sabahattin Ali’ye ve sadece bir şehir değil “ideal” olarak kurulan Ankara’ya saygı duruşudur.

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com