Bir Serencam’dan Hayatımın Öküzü’ne geçen taşra…

Taşra ile merkez arasında bir “fark”ın olması kadar doğal ne olabilir? Ancak bu farkı bilmek yetmiyor resmin bütününü görmemize… Olup biteni anlayabilmemiz için başka şeylere de ihtiyaç var.

Bazen oluyor: İstanbul’da vitrinde yahut komodinin üstünde olan bir kitaba taşra iltifat etmeyebiliyor. Eskiden olsa, iletişim ve bilgi edinme imkânlarının sınırlılığını bahane edip “Haberleri olmamıştır; duysa, görse kayıtsız kalırlar mı hiç, böylesi muazzam bir esere!” derdik. Oysa çağ, bilişim çağı… Bir akıllı cep telefona bakar en mahrem bilgilere ulaşmak…

Üstelik dağıtım da engel değil; merkezin ayılıp bayıldığı kitaba, yaklaşık aynı zaman diliminde taşranın da ayılıp bayılmasına… Zira internet denen şeytan icadı hayatı kolaylaştırıyor. Artık kitapyurdu mu olur, idefix mi, fark etmez, adını beğendiğiniz bir sitenin sayfasını açıyor, yüzde 35-40 indirimle alıyorsunuz kitabı… Kargo masrafından kurtulmak için de yanına iki kitap daha ekliyorsunuz, olup bitiyor.

Taşra: Kalanların Yeri…

Bana mı öyle geliyor, sahiden mi öyle, bilmiyorum; bizde merkez dikte ediyor sanki, taşra ise itaat… Popüler kültür önce merkezde serpilip büyüyor, esip gürlüyor, yorulup yaşlanınca da taşraya düşürüyor yolunu. Derken orada can çekişiyor, ölüp kalıyor.

Taşranın merkezi sarsması, etkilemesi nadiren görülen bir durum… Trump’ın zaferi, bir anlamda taşranın zaferi belki de bu sebeple… Eğitim seviyesi düşük olanın üniversite mezunlarını alt etmesi… Mavi yakalıların beyaz yakalıları silip süpürmesi… Yaşlı, beyaz, muhafazakâr kesimin genç ve modern kesimi ezmesi…

Öyle ya, taşra, kalanların yeri! Kalıp eldeki avuçtakini muhafaza edenlerin yeri… Çağdan çağa aktarılan değerlerin, alışkanlıkların tekrarlandığı yer! “Kıro”luk buralara mahsus bir şey sanki… Estetik yoksunluk keza öyle… Cemaatten cemiyete güdülü bir yolculuk… Hiyerarşi ve geri kalmışlık… Dar ufuk, kahredici yeknesaklık, boğucu taassup… Mahrumiyet, mahremiyet ve masumiyet… Hatta millilik… Hepsi burada! Taşra denen muammada…

Karabibik – Bir Hakikiyyun!

Taşranın odağa konulduğu, otağ kurduğu ilk edebi eser nedir, diye sorulsa, çoğunluk, tereddüt etmeksizin “Karabibik” karşılığını verir. Ahmet Mithat Efendi’nin “hakikiyyun” sınıfına soktuğu bu roman (daha doğrusu: novella), salt köy yaşamından gerçekçi kesitler verdiği için mi taşra edebiyatına dahil edilir, yoksa başka bir sebeple mi, tartışılır. Karabibik, meczup gibi giyinen, tarlasının elinden gitmesi halinde aç kalarak ölmekten korkan, ancak öküzler(in)e kavuştuğunda kendini güvende hisseden bir zattır. Temel kaygısı, kızı Huri’yi baş göz etmektir. Tipik “memleket hikâyesi” aslında… Tam da burada sormak gerek: Taşra denince akla niçin köy gelir? Memleket denince zihnimizde oluşan ilk imge neden Anadolu’dur? Osmanlı’ya başkentlik yapmış Edirne taşra mıdır mesela?

Takip eden yıllarda okurla buluşan Reşat Nuri Güntekin’in “Acımak”ını (1928), Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban”ını (1932) yahut Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf”unu (1938) nereye koymak gerek? Bunlara “taşra romanı” demek ne kadar doğru?

Mekân, hiç kuşkusuz, taşranın içini dolduran önemli bir unsur. Ancak tek başına yeterli mi? Galiba yeterli olmadı ki, sonra sonra, “merkezin taşralaşması”, “taşranın merkezi” gibi tamlamalar, kavramlar yerleşti dilimize. “Varoş” yanaştı usul usul…

Masal Çıkıp Gitmiş…

Başa dönersek: taşra ile merkez arasında bir “fark”ın olması kadar doğal ne olabilir? Ancak bu farkı bilmek yetmiyor resmin bütününü görmemize… Olup biteni anlayabilmemiz için başka şeylere de ihtiyaç var.

Cemal Süreya, yıllar yıllar önce, “Politika” gazetesinde yazdığı bir yazıda (Eski Halk Kitapları) bakın ne diyor: “Köyde, kasabada halk ne okuyor? Son yıllarda (70’li yılların ilk yarısını kastediyor) basının gelişmesi, sinemanın yaygınlaşması, radyo, televizyon gibi kitle iletişim araçlarının giderek büyük yaygınlık kazanması köylünün de bir ölçüde okuma ufkunu değiştirmiş midir? Bu ölçü nedir? Bu konuda bir araştırma yapılmış değil. Eski cenk kitaplarının, ünlü aşk öykülerinin, masalların köylerdeki tüketim oranının artıp artmadığı konusunda bilgiler de yok elimizde. Ancak, dağıtımı kendine özgü bir biçimde süregelen bu tür yayınların bugün de köylerde geniş bir okur ve dinleyici kitlesi bulduğu bir gerçek. Gezgin kitapçıların cami avlularında sergiledikleri kitapların yıldan yıla değişen baskıları, yeni kapakları bunu gösteriyor.”

Doğrusu, hâlâ geniş bir okur kitlesi var mı cenk hikâyelerinin, emin değilim. Cami avlularında artık ya kitap satılmıyor ya da satılanlar daha çok Yasin-i Şerif, Şifalı Dualar ve Risale-i Nur… Kurmaca, efsane, hatta masal çıkıp gitmiş gibi taşra hayatından…

Wattpad Yazarları…    

Artık neredeyse Anadolu’nun her ilinde bir kitap fuarı, bir kitap şenliği düzenlenmekte… Buralara sağcı, solcu, çocukçu bir sürü yayınevi katılmakta… Yazarlarını götürmekte…

Ancak tuhaf olan, merkez gibi, taşranın da tercihini “wattpad yazarları”ndan yana kullanması… Çoksatanlara iltifat etmesi… Bir de ucuz kitaplara… Ücretsiz dağıtılanlara…

Soru şu: Wattpad yazarları taşrayı da kucaklayan yeni bir evren, yeni bir dil, yeni bir kurgu mu yarattılar ki, merkezin göbeğindeki de, taşranın eteğindeki de aynı heyecanla onları okumakta? Nasıl oluyor da “öteki” olarak görmüyorlar kendilerini bu eserlerde?

Peki, “Üç Yol Cengi”ni, “Hayber Kalesi”ni, “Billur Köşk”ü, “Hurşit ile Mahmihri”yi, “Hazreti Ali Devler Diyarında”yı, “Şahmeran Hikâyesi”ni okuyan kesime ne oldu? Okumaktan mı vazgeçtiler? Terki diyar mı eylediler? Niçin sessiz sedasız çekilip gitti bu kitaplar taşra hayatından?

Dede Korkut – Keloğlan…

Cemal Süreya, aynı makalesinde, Dede Korkut’un köylünün kitaplığına hiç girmediğini söylüyor ve ekliyor: “‘Keloğlan’, her evde anlatılır da, kitap olarak pek okunmaz.”

Sahiden öyle mi, bilmiyorum. Ne vakit 100 Temel Eser arasına sokuldu Dede Korkut, o vakit tabir-i caizse patladı. Şu an yaklaşık 250 Dede Korkut kitabı raflarda, dolaşımda… Kimi tam metin, kimi seçme… Renklisi de var, resimsizi de… Bunca ilginin sebebini telif kapsamında olmamasına bağlamak doğru olmaz, sanırım.

Keloğlan, Dede Korkut’tan da ileride… Yaklaşık 350 türü mevcut. Tahir Alangu’nun derlediği “Keloğlan Masalları” (YKY) 13 baskı yapmış durumda mesela. Ancak ilginç olan şu: Daha çok kendini “sağ”da tanımlayan yayınevleri Keloğlan basmış. Timaş, Nehir, Zambak, Erdem, Final, Semerkand, Gonca, Nar, Hikmet Neşriyat vs. Kendini “sol”da tanımlayan yahut “bağımsız” sayan yayınevlerinin Keloğlanları ise ya uyarlama/yeniden yazım ya da derleme. İyi de niçin?

Taşranın “Bir Serencam” yahut “Kırk Sual” gibi dinsel öğüt içeren kitaplardan vazgeçip pek de edepli sayılmayan “Kötü Çocuk”a, “Hayatımın Öküzü”ne geçişini nasıl okumak gerek acaba?

Benim gördüğüm manzaranın fonunda “takiyye” ve “riya” var. Bastırılmış cinsellik ve şişkin ego var. Her biri “ölesiye yakışıklı ve cüretkâr” erkekler ile ne tür özdeşlik kuruyor kara yağız Anadolu erkeği, bilemiyorum. Güzelliği ve baş eğmezlikleriyle kazanan esas kızlar ne söylüyor acaba çilekeş Anadolu kadınına, kestiremiyorum.

Belli ki, bir şeyler ters… Belli ki, ezberler bozulmuş… Umarım anlamakta ve yorumlamakta gecikmeyiz bu süreci!

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com