Mübalağa ederek söylüyorum; biraz fosile kaçanlar için görünürlük, emeğin gecikmeli ödülü. Uzun yıllar yazan, çalışan, direnen kişi günün sonunda “görülür”dü çünkü. Hakkı öyle ya da böyle teslim edilirdi. Şimdi ise tersine bir işleyiş var: Önce görünür oluyorsun, sonra söylediğine bakılıyor. Varlık, görünmenin gölgesine çekilmiş durumda. Ekrana düşmeyen hiçbir cümle, dolaşıma girmeyen hiçbir düşünce, kayda alınmayan hiçbir hayat parçası gerçekten yaşanmamış sayılıyor.
Bernard Stiegler, dikkatin endüstriyel biçimde sömürülmesinden söz ederken aslında şunu diyor: Artık üretim yalnız fabrikalarda değil, bilinçte gerçekleşiyor. Dikkat, çağın en kıymetli hammaddesi. Kim daha çok dikkat çekerse, o daha “gerçek” kabul ediliyor. Bu yüzden görünürlük bir mecburiyet gibi işliyor. Yazmak yetmiyor; yazdığını duyurmak, duyurduğunu sürekli hatırlatmak, hatırlattığını yeniden paketlemek gerekiyor.
Gelin o vakit şu basit, ama rahatsız edici soruyu soralım: Görünür olan mı haklıdır, yoksa haklı olan mı görünür olur?
Sosyal medyanın işleyişi ikinci ihtimali giderek zayıflatıyor. Hakikat, sabır ister; görünürlük ise hız. Hakikat bağlam ister; görünürlük ise başlık. Hakikat çoğu zaman ağırdır; görünürlük ise hafif ve akışkan… Bu yüzden ekranda en çok dolaşan söz, çoğu zaman en çok düşünülmüş söz değildir; en iyi tasarlanmış, en iyi zamanlanmış, en iyi paketlenmiş olandır.
Görünürlük ekonomisinde konuşmak bir ifade biçimi olmaktan çıkar, varlık kanıtına dönüşür. “Buradayım” demek için konuşuruz; “haklıyım” demek için değil. Böylece kamusal alan bir tartışma zemini olmaktan çok bir vitrine benzer. Herkes kendine ait küçük bir sahnede, ışığın altında kalmaya çalışır. Işık sönmesin diye de sürekli üretmek, sürekli paylaşmak, sürekli tepki vermek gerekir.
Oysa görünmekle var olmak arasında ince, ama hayati bir fark var. Görünmek, başkalarının bakışına bağlıdır; var olmak ise kendi iç tutarlılığına. Görünürlük başkalarının dikkatine dayanır; varlık kendi anlamına. Fakat çağımızda anlam, dikkatin gerisine düşmüş gibi görünüyor. Kim konuşursa o haklı! En çok görünen en makbul olan…
Mahremiyet, saklı kalmakla mı ilgili hâlâ, emin değilim. Perdeyi çekmek, kapıyı kapatmak, mektubu zarfın içine koymak günümüz insanın pek bir şey söylemiyor sanki… Mahremiyet, görünür kalırken kendini koruma sanatına dönüştü adeta. Saklanmıyoruz; tersine, sürekli görünüyoruz. Fakat bu görünürlük içinde neyi açtığımızı, neyi yarı kapalı bıraktığımızı, neyi bilinçli biçimde “kurguladığımızı” hesaplıyoruz. Yani mahremiyet, seçilmiş bir açıklık rejimi.
Bu rejimi, büyük teorilerin sıkça işaret ettiği gözetim toplumuna sıkıştırmamak gerek. Daha sessiz bir yerden bakmalı. Örneğin Shoshana Zuboff bize bir seçenek sunuyor. Onun “gözetim kapitalizmi” kavramı, verilerimizin ekonomik değere dönüştüğünü gösteriyor; ancak asıl kırılma, insanın kendisini veri gibi düşünmeye başlamasında yatıyor. Kendimizi ölçülebilir, sayılabilir, analiz edilebilir bir şeye dönüştürdüğümüzde, mahremiyet artık korunacak bir alan olmaktan çıkıyor; optimize edilecek bir stratejiye dönüşüyor.
Bugünün dijital mahremiyeti, “ne kadarını göstereyim?” sorusundan çok, “hangi versiyonumu dolaşıma sokayım?” sorusuna dayanıyor. Profil fotoğrafı, biyografi metni, paylaşılan anı, silinen hikâye… Bunların her biri bir benlik tasarımı. İnsan kendini sürekli kurguluyor.

Tiziana Terranova
Ne var ki bu süreç, bütünüyle bilinçli bir tercihten ibaret değil. Psikolog ve kültür kuramcısı Tiziana Terranova’nın “free labor” kavramı burada önem kazanıyor. Sosyal medyada geçirdiğimiz zaman, ürettiğimiz içerik, yazdığımız yorum, verdiğimiz tepki… Bunların hepsi ücretsiz emek. Hem kendimizi ifşa ediyoruz hem de platformların değerini artırıyoruz. Mahremiyetin çözülüşü, gönüllü bir katılım üzerinden ilerliyor. Kimse zorla konuşturmuyor bizi; biz konuşmayı seçiyoruz. Çünkü konuşmamak, görünmez kalmak demek.
Görünmez olmak neredeyse toplumsal yoklukla eşdeğer. İş başvurularında, akademik dünyada, sanatsal üretimde, hatta gündelik ilişkilerde bile “dijital iz” bir referans mektubu gibi işlev görüyor. İz bırakmayan, yok sayılıyor. O hâlde mahremiyet, yalnızca etik bir mesele değil; aynı zamanda var olma stratejisi.
Burada daha kıyıda duran bir düşünür, Andreas Bernard, “profil toplumu” kavramıyla dikkat çekici bir tespit yapıyor: Modern insan artık bir özne olarak değil, bir profil olarak dolaşıma giriyor. Profil, hem indirgenmiş hem de sürekli güncellenen bir kimlik. Bu kimlik, karmaşık benliğin yerini alıyor. Mahremiyet de bu indirgeme içinde aşınıyor; çünkü profil, zaten paylaşım için tasarlanmış.
Eğer mahremiyet artık saklı kalmak değil de yönetilen bir açıklık hâline geldiyse, sıkıntı büyük: İnsanın iç dünyası nereye çekildi? Gerçekten bir “iç” kaldı mı? Yoksa iç dediğimiz şey de algoritmaların öngörebileceği bir desen mi?
Görünürlük ekonomisi ile dijital mahremiyet arasındaki gerilim burada düğümleniyor.
Görünürlük ekonomisinin en çarpıcı yanı, mahremiyetin artık zorla değil, gönüllü olarak terk edilmesidir. Bir zamanlar devletin, medyanın ya da dedikodunun alanı olan ifşa, bugün kişinin kendi parmak uçlarıyla gerçekleşiyor. Fotoğrafı biz yüklüyoruz, düşünceyi biz paylaşıyoruz, kırılganlığı biz itiraf ediyoruz. Fakat bu gönüllülük, özgürlükle karıştırılmamalı.
Dijital kültür üzerine çalışan Geert Lovink, çevrimiçi alanın artık “sosyal” olmaktan çok “rekabetçi” olduğunu söylüyor. İnsanların aslında paylaşım yapmadığını, konum aldığını söylüyor. Konum alırken de kendilerini veri olarak sunduklarını söylüyor. Hal böyle olunca da mahremiyet, böylece bir iç alan olmaktan çıkıyor; stratejik bir malzemeye dönüşüyor.
Benzer biçimde, Fransız düşünür Bernard Stiegler, teknolojinin hafızayı dışsallaştırdığını vurguluyor. Ona göre insan belleği, teknik araçlara devredildikçe öznel süreklilik zayıflıyor. Hatırlamak yerine depolamaya, yaşamak yerine kaydetmeye başlıyoruz. Böylece en kişisel deneyim bile potansiyel bir içerik halini alıyor.
Bu dönüşümün kültürel sonuçları da var elbette. Artık sır saklamak, susmak, geri çekilmek neredeyse tuhaf bir tavır sayılıyor. Oysa sessizlik, düşüncenin en eski müttefiki. Görünmez olanın ise ekonomik karşılığı yok.
Çerez politikaları, veri koruma yasaları, uygulama izinleri elbette önemli; fakat asıl soru şu: Kendimizi neden bu kadar çok anlatma ihtiyacı duyuyoruz? Anlatmazsak gerçekten eksilir miyiz?
Görünürlük ekonomisi, bizi iki uç arasında bırakıyor: Ya sürekli konuşacağız ya da tamamen silineceğiz. Peki, hemen hemen her şeyin gösterildiği bir çağda, ölçülü bir suskunluk en radikal jest haline gelebilir mi?
Görünürlük ekonomisinin en sinsi tarafı, bizi konuşmaya değil, konuşur gibi görünmeye zorlaması. Oysa hakikat, çoğu zaman acele etmez; kendini ağır ağır, kimi zaman da susarak açar. Keşke, her şeyi söyleyebilme imkânına sahipken bile her şeyi söylememeyi seçebilsek. Her şeyi paylaşma dürtüsüne rağmen, bazı duyguları, bazı düşünceleri içte tutabilsek… Durup durup çamur attığımız çağın yüzüne nur iner belki de…
Bugün kamusal alan ile özel alan arasındaki sınır, ekranın parlaklığı kadar ince. Bir fotoğraf, bir cümle, bir anlık öfke ya da sevinç; saniyeler içinde kolektif dolaşıma giriyor. Fakat dolaşıma giren her şey, anlamını koruyabiliyor mu? Görünürlüğün artması, söz konusu derinliği azaltıyor mu? Yoksa artık hiçbir şeye tahammül edemez hâle mi geldik?
Bu soruların yanıtını bir çırpıda vermek zor. Bugün algoritmalar, neyi görüp neyi görmeyeceğimizi belirlerken; biz de farkında olmadan kendi mahremiyetimizi bir performansa dönüştürüyoruz. Acımızı, sevincimizi, politik tutumumuzu, hatta susuşumuzu bile. Oysa mahremiyet, yokluk değil; seçilmiş bir geri plandır. Biriktirilen, olgunlaştırılan, içte yoğrulan bir düşüncenin alanı… Her şeyin kamusal olduğu bir çağda, içe dönmek de bir tür direniş olsa gerek. Belki de yeni ahlâk, bu sınırı yeniden çizebilmekte yatıyor.
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
