Çevremdeki Tuhaf İnsanlar: Kan davası, Vartan

Bu işi gençlere yaptırıyorlar, çünkü sonunda aldıkları ceza da daha hafif oluyor. Silahı hızla çekmesini öğrenmişti ve tabii kurşun sıkmasını, eli titremeden, hedefi kaçırmadan.

“Sürgün alayı” dediğim bu mekânda pek çok ve birbirinden farklı genç tanıdım. Aylarca ve saatlerce bu insanlarla sohbet etme fırsatım oldu. Unutmadığım sahnelerden biri bana öldüren tarafından anlatılan bir kan davası cinayetidir. O genç, çocuk yaştan tabancaya eğitilmiş, ailenin intikamı için hazırlanmıştı. Bu işi gençlere yaptırıyorlar, çünkü sonunda aldıkları ceza da daha hafif oluyor. Silahı hızla çekmesini öğrenmişti ve tabii kurşun sıkmasını, eli titremeden, hedefi kaçırmadan.

– “Kahveye girince onu ta dipte oturduğunu gördüm. O da beni gördü. Etrafta bizim aileden insanların olduğunu da görünce bir şeylerin olacağını anlamıştı. Ona yaklaştım. Selam verdim, hatırını sordum. Silahımı ceketim saklıyordu. Ne olacaksa bir an önce olsun diye, elini silahına doğru yaklaştırarak bana küfür etti. Ben ona ‘amca, neden böyle konuşuyorsun’ dedim gülümseyerek. O yine küfür etti. Birden silahıma sarıldım, o da kendi silahına. Ama ben ilk kurşunu eline sıktım, silahı yere düştü. Sonraki kurşunları üzerine boşalttım. Yere düşmüştü ve elini yüzüne siper edip yalvarıyordu. Sanki kurşunlar elini delmeyecekmiş gibi!”

Bunları çok sakin anlatıyordu. Yüzünde bir şaşkınlık da vardı. Elini yüzüne siper edip “Ne olur, dur artık, belki yaşarım!” dediğini anlatırken “nasıl kurşunları elini deleceğini bilemedi” anlamında hayret vardı yüzünde. “İkinci şarjörü silaha sürdüm ve onu da sıktım. Ama kaçamadım, orada kalakaldım”, dedi “Çünkü kanını yalayamadım. Oysa ne yapacağımı iyice bellemiştim.  Öyledir, kanı yalamazsan orada kalakalırsın, oradan ayrılamazsın”.

– “Tuhaf adamdı”, diye anlatmasına devam etmişti genç er, “salak herif, elleriyle yüzünü siper ediyordu.”

Başka bir genç, henüz reşit olmadığı bir yaşta, yine kan davasında, pusu kurmuş, at üstünde köye yaklaşan iki “düşmanını” birer kurşunla alınlarından vurmuşmuş. Bu tür katiller hapis yattıktan sonra askerliklerini bizim alayda yapardı. Bu erin sonu çok kötü oldu. Babası ölmüş, köyüne gitmek için izin istemişti. Vermediler. “Kaçacağım” dedi bize. “Bize” diyorum, çünkü o alayda “resmi çevrelerle” başı dertte olanlar zımnen bir birlik oluşturmuştuk. Ben onu kaçma fikrinden caydırmak için ter döktüm. Askerliğinin bitimine çok az bir zaman kalmıştı. İki üç hafta gibi bir süre. Kaçarsa, alacağı ceza ile askerliği yeniden başlayacaktı. Uzatılan askerlikle kaçmaların kısır döngüsü içinde hayatı kayacaktı. Caydıramadım. Bir iki gün içinde Muş’tan bile çıkamadan yakalandığını öğrendik.

Herkül Millas: Koğuşumuzun önünde. Sobamız yanmazdı. (Fotoğraf: Herkül Millas Arşivi)

Üstleri bu adamı hiç anlamamışlardı. Onun ahlak ve ödev anlayışı ile aile ve soyu ile olan bağları askerliğin ilkelerinden çok farklıydı. Giydirilmek istenen cekete dayanmasına olanak yoktu. Ailenin matem günlerinde yanlarında bulunmaması düşünülemezdi. Ama kaçmaya kalkışıp yakalandığı haberi köye varınca namusunu kurtarmış olacaktı. Bir kaç günlük bir izin ile bu genç kurtarılabilirdi. Ne kadar üzülmüştüm; insanı anlamamak buna derler! Kahrolmuştum!

Bizim alay çok renkliydi; herhalde oldukça da tuhaftı!  İlk geldiğimizde bir önceki dönemde “çavuşa çıkarılan”, öğrenimlerini yeni bitiren iki edebiyat mezunu bulduk. Moralleri çok kötüydü. Köylü kökenliydiler, solcuydular ve herhalde aileleri de varlıklı değildi. Askerlikten sonra öğretmenlik yapamamaları çok muhtemeldi. Benim dönemimde İsmet Özel de bu alaydaydı. Orada tanışmıştık. O yıllarda solcuydu ve Sadun Aren hayranıydı. Ben, yazar Demir Özlü ve edebiyat bölümü mezunu Kürt Necmettin Yazıcı (Neco) ile 1967 yılının “sakıncalı çavuşlarıydık”. Bu alayda farklı nedenlerden gelenler de vardı: Yukarıda anlattığım katiller örneğin; ama eşcinseller, casusluktan yatmış olanlar, yıllarca “komünizmden” yatmış yaşlı başlı kimseler, pek çok Ermeni ve tabii pek çok Kürt. Bandomuz silme Kürtlerden oluşuyordu; mutfakta çalışanlar da öyle.  Onlar silah talimlerine çıkmazlardı. Ben ayrıldıktan sonra Yılmaz Güney  de bu alaya gelmiş diye duymuştum. Sanırım subaylar için de sürgün yeriydi bu alay; tuhaf olanlarının çok olması belki de bundandı!

Çok sevmiş olduğumuz Ermeni Vartan’ı  (öyle diyelim) kısaca anlatayım. Zengin bir ailenin çocuğuydu. Askerlikten sonra onu Nişantaşı’ndaki geniş dairesinde ziyaret etmiştik Demir Özlü ile. Yaşlıydı, kırk yaşında sanıyorum. On yıl kadar yatmıştı. Önce idama mahkûm olmuş, aylarca geceleri, uykusuz, infazı beklemiş, sonra hükmü müebbete çevrilmiş ve sonunda da on yıl sonra salıverilmiş. Yedek subayken casuslukla suçlanmıştı. Geri kalan askerliğini tamamlamak üzere tabii ki bizim alaya gelecekti!

Alayın bazı Ermenileri (Fotoğraf: Herkül Millas Arşivi)

Gerçekten casusluk etmiş mi diye tabii ki sormadım. Vereceği tek bir cevabı vardı; nasıl olsa, casus da olsa, olmasa da “değildim” diyecekti! İnce ve çok uzun boyluydu. Çok iyi bir öğrenim görmüştü; Viyana’da müzik ve özellikle opera öğrenimi almıştı. Birkaç dil biliyordu. Her zaman neşeliydi, güleçti, şakacıydı. Yaşadıklarının komik yanının zevkini çıkarır gibiydi. Absürt dünyamızın gülünecek yanını en iyi o keşfetmişti.  Bir ara idamı beklemenin nasıl bir şey olduğunu sormuştum. Ciddileşti, “hiç hoş değil” gibi bir cevap vermişti.

Onu Birinci Bölük’e vermişlerdi. Sert üsteğmene. Vartan bölüğün siluetini bozuyordu. Tek boy erlerin arasında, yürüyen bir baca gibiydi. Normal yürürdü ama marş söylemezdi. Viyana’dan sonra marşlarımızın kalitesine pek uyum sağlayamamıştı. Bazılarında “kelleleri koparalım / Akdeniz’e dolduralım” gibi laflar da vardı.  Bir gün bölük uygun adım ve marşlar söyleyerek yürürken üsteğmen:

– Vartan, sen galiba bu marşları sevmiyorsun, demişti.

– Tiksiniyorum efendim! demişti, yürüyüşünü hiç bozmadan.

Bizim için komik olan “efendim” kelimesiydi. “Komutanım” dememesini üsteğmen sineye çekerdi. Çünkü Vartan’ın artık hiçbir şeyden korkmadığını sezmişti.

Ayakta solda “eski tüfeklerden” Nihat Tuna. En sağda ben. Oturanlardan ortada Neco ve Demir Özlü. Yanında sendikaci İsmet.

Opera öğrenimi aldığından olabilir, teatral duruşu ile bizi güldürebiliyordu. Yaz yaklaşınca kışlık elbiseler alınır bize yazlık elbise verilirdi. Eğitim alanımıza koca bir yığın olarak bu elbiseler bırakılır, bizler de kendi bedenimize uygun olanı seçerdik. Bölükte terzimiz vardı ve gereken düzeltmeler de yapılabilirdi. Tabii düzeltmeler genellikle kısaltmalar olurdu; uzatmak ve genişletmeler olanaksızdı. Sonunda, bir kaç yılda bu ameliye tekrarlanınca uzun boylulara uygun giysi bulmak kolay değildi. Vartan fırsatı kaçırmadı. Elbise dağıtma günü karşımıza çok komik bir durumda çıktı. Pantolon paçaları dizinden biraz aşağıda idi. Ceketinin kolları hemen hemen direklerindeydi. Kafasının ortasında ise bir kep vardı, düştü deşecek! Gülerek yaklaştı bize. Ben “orduya hakaretten” başı belaya girecek diye korktum! Kesin mahsus seçmişti bu palyaço halini.

Ünlü bir de selam verişi vardı. Bize “çakı gibi sert selam vereceksiniz” demişlerdi. O da öyle yapardı. Bir keresinde Alay Komutanı’na çakmıştı bu selamı: Dik dik bakmış, selamını çakmış ama eli kulağının hizasında bir demir lama gibi titremişti birkaç saniye! Alay komutanı oradan geçen bir çavuşa “kim bu herif” diye sormuştu. Subaylar çekinir, kim olduklarını bilmedikleri erlere pek souılmazlardı, çünkü malum, bizim alaya akıl dengesi yerinde olmayanlar da gelirdi.

Hâlâ yaşıyorsa yüz yaşına yakındır demektir.

Yazarımız Herkül Millas’ın yazdığı diğer portreleri okumak için tıklayınız:

• Çevremdeki tuhaf insanlar: Sokrates
Çevremdeki Tuhaf İnsanlar: Nadolsky
• Çevremdeki Tuhaf İnsanlar: Mehmet

 

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER