6 Şubat depremlerinin etkisi hala sürüyor. (Fotoğraf: Can EROK / AFP)
Devlet yoktu, asker kışladaydı, bir de telefonlar çekmiyordu… 6 Şubat depremlerinin yıldönümünde ne söylesek az kalır o büyük yıkım ve acı karşısında. On binlerce insanımız öldü, ondan daha fazlası yaralandı. Geçen üç yılda kayıplar hâlâ kayıp, pek çok şehir inşaat sahası gibi, devletin kusur kabul etmediği “yargısal” süreçte ise aklanan müteahhitler, cezadan kurtulan bina sahipleri, sesleri kısılmış mağdurlar…
Depremin yıldönümünde AKP’lilerin hangisine mikrofon uzatılsa “biz sözümüzü tuttuk” diyor, TOKİ’nin yaptırdığı konutları adres gösteriyorlar. Saray’ın bizzat kendi raporuna göre 360 bini aşkın insan hâlâ konteynerlarda yaşarken “tutulmuş sözü” arıyor insan, e haliyle.
6 Şubat’a dair elbette herkesin zihninde farklı şeyler canlanıyordur. Kimi için “sonun başlangıcı”, kimi için toprağa verilenlerin ardından adeta bir “yeniden doğum”, kimi için de devletsizliğin iliklere kadar hissedildiği bir süreçti. Öyle bir devletsizlik haliydi ki acılı insanlar yıllar sonra ancak “Devleti övmemizi istediler, yoksa çocuklarımla tehdit ettiler” diyebiliyorlar. Vardı devlet aslında, ama yoktu. Kendi gücünü çaresiz insanlara hatırlatırken vardı, yardım elini uzatırken çok yavaş ve isteksizdi…
Yazıya otururken 6 Şubat’a dair aklımda kalanları, hatırımdan çıkmayanları sıralamaya çalışıyordum. O kadar çok şey var ki, hangi birini yazsam…
Daha deprem haberinin geldiği ilk saatlerde akıllarına ilk telefon operatörlerini engellemek geldi, hatırlıyor musunuz? Ülkedeki milyonlarca insan yakınlarının, dostlarının, ailelerinin haberini alabilmek için telefonlara koşarken; Ankara’da birileri “Telefonları keselim, kısıtlayalım” diye arsız bir öneriyle odalardan odalara koşturuyordu. Amirleri de “Olur, yapın” diye onay veriyordu. İnsanın tüylerini diken diken eden bir kötülük. Asla affedilmeyecek bir suç olarak kayıtlara geçti.
O güne ve sonraki günlere dair aklımda kalan en önemli hadiselerden biri de askerin kışladan çıkartılmayışıydı. Gölcük depreminde depremden birkaç dakika sonra sahada gördüğümüz asker, bu kez “Rol çalar”, “Kışladan çıkarsa bir daha dönmez”, “Kahraman onlar olur” gibi akla hayale gelmeyecek korku ve kıskançlık hezeyanları içerisinde depreme müdahale edebilmesi için kışladan dışarı çıkarılmadı. Askerin engellenmesi, belki ilk anlarda yapılabilecek bir müdahale ile binlerce insanın hayatının kurtarılmasını da engelledi. Vatana ihanetti bu.
Aklımda kalan ve beni sarsan görüntülerden biri de o kış günü yolu bile olmayan köylerden insanların yorganlarını, battaniyelerini çuvallara doldurup yürüyerek dağ bayır aşıp ilçe merkezlerine ulaşıp yardım araçlarına ulaştırma çabalarıydı. Ne zaman izlesem gözlerim dolar. Saçda pişirdiği ekmeği gönderen kadınlar, çocuğunun bir çorabını gönderenler. Devletin ilk üç gün ortalarda gözükmediği o hengamede insanların dayanışma ve acıyı paylaşma refleksi, devletin acil müdahale refleksinin önüne geçiyordu.
Peki, enkaz başında Erdoğan’la aynı karede olabilmek için yarışanları hatırlıyor musunuz? İlk birkaç gün ortalarda gözükmeyen, sesi çıkmayan, orduyu kışlasına hapseden Erdoğan, çok sonraları gittiği deprem bölgesinde, bir enkaz başında “En kısa sürede konut inşa edeceğiz” müjdesi (!) verirken, bakanları, milletvekilleri, parti ileri gelenleri arkada devasa yıkıntıların gözüktüğü kadraja girebilmek için birbirini itekliyordu. Ne utanç verici bir gündü.
Ya medya manipülasyonları, algı oyunları? Neydi onlar öyle. “Kefen bulamıyoruz” diyen insanların emniyete ihbar ediyordu sayın muhbir troller. “Açız devlet nerede” diyenlerin esinin kısılması için canla başla çalışıyordu sosyal medya orduları.
Enkaz başında da devlet “devletliğini” yapıyordu. Misal bir dernek adına enkazdan bir kişi çıkarılacaksa, veya yurt dışından gelen arama kurtarma ekipleri enkazdan birini sağ çıkaracaksa, prodüksiyon anında devreye giriyordu. Onların izni olmadan hiçbir canlı enkazdan çıkarılamıyordu! Gelecekler, kameraları kuracaklar, ışık ve sis sitemlerini ayarlayacaklar, AFAD’ın logosunu sağa sola basacaklar, ondan sonra “görüntü verilecek”. Bunun için de çokça utanmıştık ama çaresizlikten bir şey de gelmemişti elimizden.
Ya tam da en çok ihtiyaç duyulan anda devletin çadır satmasını nereye koyalım? Evet evet, devlet deprem günü “fırsat bu fırsat” diyen tüccar misali koştur koştur çadır satmaya gidiyordu. Olayın kendisi yeterince hazinken bir de savunuyorlardı. Hem onlar adına utandık hem de devletsizliğin bir kader gibi iliklerimize yavaş yavaş işlemesine tanıklık ettik.
Ve abu konuda aklımda kalan son görüntü: Bütün o can savaşı artık geride kaldığında, televizyonlarda, radyolarda, YouTube yayınlarında canlı yayınlanan o meşhur “yardım kampanyası.” Göstere göstere yardım etmenin faziletine inanmış ne kadar zengin ve paralı varsa, o gün devlete, “liderlerine” olan bağlılıklarını göstermek için ne paralar sayıp döküyorlardı. Alkışı almanın en kolay yolu. Hem “devletin gözüne girmenin” en ucuz reklam şansı hem de toplumun önünde ne kadar “iyi” olduğunu gösterme imkanı. Kim kaçırır. Nitekim kaçırmadılar da. Sonradan o söz verdikleri paraları ödememek için ne fırıldıklar çevirdiklerini okumasak, belki bir parça da olsa gurur duyabilirdik. Yoksulun evinden gönderdiği bir battaniye, zenginin ekranlardan taşan 50 milyonluk yardımından daha kıymetliymiş.
6 Şubat’ı, hissettirdiklerini ve sonrasında yaşananları anlatmaya ömür yetmez…
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
