AKP nasıl müteahhitler partisi oldu?

Türkiye’nin AB serencamı, Erdoğan’ın “Kopenhag kriterleri yerine Ankara kriterlerini koyacağız” demesiyle fiilen sona erdi. Peki Erdoğan neden bu yolu tercih etti derseniz, kamu ihalelerinde AB standartlarını istemedi.

Bu konu en azından benim epey bir süredir gündemimde; örnekler de vereceğim ama dün gece (22 Ocak Perşembe 2026) TBMM’de yaşanan hem çok vahim hem de siyaseten traji-komik bir olay, biraz avam bir tabirle, konuya tüy dikti.

Zaten bu tür yasalar —ne demekse, ne berbat bir şey ise— bu torba yasalar parlamenter demokrasinin özüne aykırı; çünkü yasanın özü, detayları birbirine karışıyor: Hem emekli asgari aylıklarının belirlenmesi hem Türkiye Varlık Fonu’nun denetimden kaçırılması hem taşeron müteahhitler için devletin yaptığı bir ödemenin kendilerine rücu edilmesinin engellenmesi nasıl oluyor da aynı anda oylanıyor? Bir demokrasi ayıbıdır bu.

Dün gece TBMM’de kabul edilen torba (!) yasaya (!) son anda eklenen bir madde ile taşeron müteahhitlere rücu edilmesi gereken bir kamu ödemesi mecburiyetinin kaldırılması, mali yükün işsizlik fonuna yüklenmesi kabul edilmiş oldu Meclisimizde.

Hukukçu değilim; tam detaylara giremem ama her yasanın bir kamu yararı gözetme zorunluluğu vardır normal olarak. Bu satırların yazarı, dün gece kabul edilen bu müteahhitlere kaynak aktarma yasa maddesinde nasıl bir kamu yararı olduğunu bir maliye profesörü olarak göremiyor. Mutlaka bir yarar vardır ama bu yararın kimin yararı olduğu biraz belli gibi; rivayet muhtelif, şaibeli isimler dolaşıyor ortada; gerçekten çok ayıp.

Dün gece geçen bu madde TBMM’nin saygınlığına bir darbedir. Eskiden bir TCK 301 vardı; Türklüğe, devlet kurumlarına hakareti düzenliyordu. Şimdi başka bir maddeye taşındı; bu son madde galiba tam da bu içeriğe denk geliyor.

CHP’lilerin iddiasına göre —tam sayısal gerçeği kimse bilmiyor— işsizlik fonuna devredilen müteahhit borçlarının, emekliye verilmeyen paraya denk olduğu söyleniyor.

Ancak AKP iktidarının müteahhitlere yakınlığı tabii ki bu madde ile sınırlı değil.

Biraz eğlenmek, gülmek, devlet-i âlimizin düştüğü durumu yakından görmek için internetten Dışişleri Bakanlığı AB Başkanlığı’nın sitesine girin; AB ile ilişkilerde temel belgeler içinde “2021–2023 AB’ye Katılım İçin Ulusal Eylem Planı”nı açın. AB müzakere sürecinde gündemde olan 32 dosya var orada ama dosyalar nedense 1, 2, 3, 4, 6 diye gidiyor; yani 5 atlanmış. Merak eder bakarsanız, 5. dosyanın “kamu alımları” dosyası olduğunu göreceksiniz. Devletimiz, Dışişleri Bakanlığımız, kamu alımları konusunda mükellefiyetlerimizi gösteren dosyayı bile sansür ediyor; en hafif deyimiyle çok ayıp, çok çirkin.

Ben böyle bir şeyin olmayacağını, olamayacağını düşünürdüm ama Dışişleri Bakanlığı resmen resmî evrakta tahrifat yapıyor; taammüden yapıyor diyebilirim. Çünkü ben bu konuyu çok farklı mecralarda yazdım; başka arkadaşlar da yazdılar. Ben, Dışişleri AB Başkanlığı yapan diplomatlara sosyal medya üzerinden “belki sehven olmuştur” diye de yazdım ama heyhat.

Malum, Türkiye’nin AB serencamı, Erdoğan’ın “Kopenhag kriterleri yerine Ankara kriterlerini koyacağız” demesiyle fiilen, de facto sona erdi.

Peki Erdoğan neden bu yolu tercih etti derseniz, kanımca —kanımcadan da öte— Erdoğan kamu ihalelerinde (kamu alımları) AB standartlarını istemedi; müteahhitleri kayırma, ihale kanunundaki büyük yolsuzluk maddesi 21/b’yi istedikleri gibi kullanmak için AB normu istemedi.

İstedikleri oldu mu? Eh, çok büyük ölçüde oldu ama ne pahasına oldu derseniz: Siyasal ahlak büyük darbe aldı; bazı kamu hizmetleri —en pahalıları üstelik —daha da pahalıya üretildiler; bütçe açıkları büyüdü, faizler arttı, kamu kesimi dejenere oldu.

Kamu ihalelerinde yaşananları bir izleyin; çok başarılı gazeteci Çiğdem Toker’in “Kamu İhalelerinde Olağan İşler” kitabına bir göz atın. Neden AKP yöneticilerinin bu ihale işlerinde bu kadar ısrarcı olduğunu, AB ile ipleri koparma noktasına kadar götürmesini daha iyi anlayacaksınız.

Siyasete 2000’lerin başında “cep delik, cepken delik” girenlerin bu süreçte nasıl zenginleştiklerini de böylece daha iyi göreceksiniz.

İki paragraf yukarıda “siyasal ahlak büyük darbe aldı” diye yazdım; çünkü konu sadece merkezi iktidar ve AKP’li yerel yöneticilerle de sınırlı kalmadı, tüm yerel yöneticilere bir ölçüde sirayet etti; hadi yolsuzluk demeyelim, bu ihale usulsüzlükleri.

Önce AKP hem merkezde hem yerel yönetimlerde bu girdaba kapıldı ama süreç AKP ile sınırlı kalmadı; yerel yönetimlerde muhalefete de cazip geldi ihaleleri rekabetçi olmayan maddeler üzerinden vermek.

Türkiye’de siyaset böyle yapılıyor. “Bal tutan parmak yalar” da diyemeyiz; mutlaka bu siyasal ahlak krizine ahlak üzerinden değil, yapısal, anayasal, yasal düzenlemelerle çözüm aramalıyız.

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER