Ahmet Turan Alkan hayatını kaybetti.
Yazmayı seven, dile çok büyük değer veren, Türkçeye yaptığı katkıları asla unutulmayacak olan bir yazarı/düşünce insanını hayatının son döneminde en çok ne kederlendirebilir? En sevdiği şeyden, yani yazmaktan alıkonulduğunda.
İşte Ahmet Turan Alkan, 15 Temmuz belasından sonra yargılanıp hapse atıldığı andan son nefesini verdiği ana kadar geçen yaklaşık 10 yılda en sevdiği şeyi yapamadı. Yazamadı, yazacak mecra bulamadı, kitaplarını bastıramadı, yazması engellendi, yazmaması için -başı belaya girmesin diye, özgürlükler (!) ülkesinde- en yakınlarından bile “telkinler” aldı, baskı gördü. Bir ırmak gibi akıp giden dil ustası, “yatağında kırgın” hayata gözlerini yumdu.
“Altıncı Şehir”, “Üç Noktanın Söylediği”, “Ateş Tecrübeleri”, “Yatağına Kırgın Irmaklar” gibi unutulmayacak kitapların yazarı Ahmet Turan Alkan’ı anlatmak zor. Alkan, her şeyi yakıp kül eden “moğolluklar” yüzünden ömrünün son 10 yılını en sevdiği şeyi yapmaktan uzak kalarak yaşadı.
Zaman gazetesindeki yazılarıyla Türkiye’de çok büyük bir okuyucu kitlesine ulaşan Ahmet Turan Alkan, milliyetçi-muhafazakar camiadan gelen bir isim olarak her kesimden okur edinmeyi başarmıştı. Dil hassasiyeti daha başlıktan ilk cümleye kadar fark edilirken, oturaklı üslubu, bağırmadan söz söyleme ustalığıyla birleşince ortaya tadına doyum olmaz yazılar, kitaplar çıktı. İroni yüklü cümleleri, ancak yüksek edebi zevki olanların anlayabileceği mizahla birleşince hiciv yazarlığının ustası payesine yükselmesi de kaçınılmazdı, haliyle.
72 yaşında sessiz sedasız bir şekilde, ancak yakın dostlarının haber vermesiyle hayata veda eden Ahmet Turan Alkan, sadece Zaman gazetesi yazarı olduğu için yargılanıp 2 yıldan uzun süre hapis yattı.
İleri yaşına rağmen bir “terörist” muamelesi gören Alkan, her çıkanın “ben tesadüfen yazarı oldum” diyerek Zaman gazetesi günlerini inkâr ettiği günlerde “Evet ben Zaman gazetesi yazarıyım” diyebilmişti. “Boğazımı kesen bıçağı yalamayacağım” sözü de o günlerden, dünyanın her coğrafyasında zulüm gören herkesin koynunda bir afiş olarak taşıyacağı nitelikte bir ifadeydi. Böyle yüksek bir ifade de ancak Ahmet Turan Alkan gibi bir söz ustasının dilinden çıkması beklenirdi zaten.
Mayıs 2018’de hakim karşısına çıkmadan önce ‘hür ve demokrat vicdanlara’ seslendiği şu satırları unutmak ne mümkün:
“Yazdıklarımla ve fikri duruşumla gurur duyuyorum. Yazdıklarımdan dolayı kesinlikle pişman değilim. İktidardan özür dilemedim ve dilemeyeceğim.
Öyle bir mahkeme yargılıyor ki beni, delil veya savunma yerine Hazreti Musa gibi Tur dağından kucağımda ilahi 10 Emir’i getirsem bile aldırış etmeyecekler. Hazreti Cebrail nüzul etse, onu da tutuklamaya kalkışabilirler…”
“Bu zindanda beni öldürebilirler ama asla utandıramazlar.
Suç delili diye ortaya konulan şeyleri ben gururla sahipleniyorum. Evet, ben Zaman gazetesinde yazdım; evet, savcının suç delili diye üç yıl aradan sonra dosyaya iliştirdiği yazıları ben yazdım. Hiç pişman değilim. Kalemimin hakkını verdim; yolsuzluğu alkışlamadım, hırsızlığı çikolataya bulayıp hazmetmedim, zalimlere yağ çekmedim, görmezden gelmedim…
Evet, ben Ahmet Turan Alkan; Zaman yazarıyım, muhalifim. Evet, vaktiyle iktidarın canını sıktım, hâlâ da başını ağrıtıyorum anladığıma göre…
Boğazımı kesen bıçağı yalamayacağım. Zalimden af dilemeyeceğim. Siyasetin memurlarına ‘n’oolur beni tahliye edin’ diye yalvarmayacağım.”
Şimdi yazının tam burasında “Ya 5 Ocak 2021 tarihli malum yazısı?” diye sorulacaktır. Sorulabilir, okurun hakkıdır. Ama ben de cevap vermeme hakkımı saklı tutmak istiyorum. Yaşını almış, hastalıkları olan, üstelik “en yakınlarının” sürekli telkin ve baskıları altında olan birinin boğazına bıçak dayandığında “insan gibi” davrandığını kendime hatırlatıyorum. O en zor anda hangimiz her insan gibi korkmayız ki? Kim kendinden çok emin şekilde ailesinin, çoluk çocuğunun gözlerinin içine bakarak “gerçeği” dillendirebilir ki? “Ateş Tecrübeleri” kolay mıdır?
Eğer o malum yazıdan söz edilecekse, ben söz ustasının biz geride kalanlara emanet ettiği o iki cümleye sığınmak istiyorum: “Huz mâ safâ, dâ mâ keder demiş şair: Hoşuna gideni al, sevmediğini bırak gitsin.” Hoşuma gitmeyeni almıyor, o incelikli üslubuyla biz geride kalanlara “açık bıraktığı” kapıdan ona bakmayı tercih ediyorum.
Yazan, okuyan, yazmayı çok seven; üstelik bunları sadece yazmak için yapmayan, dile çok büyük değer verip onu yücelten; estetik bir bakış açısına sahip kişiliğiyle edebi kişiliğini bidleştirip ortaya uzun yıllar unutulmayacak eserler koyan bir yazar en kolay nasıl öldürülür? Cevap, Ahmet Turan Alkan’a yapıldığı gibi. Onu yazmaktan, söz söylemekten, dil için çabalamaktan, üretmekten alıkoyarak öldürdüler.
“Zalim” demekten çekinmediği bir iktidarın zulmü, “en yakınlarının” yoğun ve bıktırıcı baskıları, yayınevinin (Ötüken’e veyl olsun) korkaklığı, dostlarının sessizliği, okurlarının korkudan sinmişliği bu büyük söz ustasının kelimelerini sessize aldı. Yazacak mecra bulamadı, buldukları korktu basmaya. Bir de yukarıda sözünü ettiğim “malum yazı” kaynaklı bir “geri adım” attıktan sonra ruh dünyasında yaşandığını tahmin edeceğimiz o büyük yıkım ve hayal kırıklığı…
Gürül gürül akan bir ırmak gibi dili olan yazarı, son 10 yılında canlı canlı gömdüler. O ırmak ki artık yatağında kırgındı ve üç noktanın söylediği yerdeydi…
Velev'i
Google Haberler üzerinden takip edin
