Bela Tarr sineması: Hızın sarhoşluğu yahut yavaşlığın utancı

Hız ne zaman erdem oldu? Beklemek ne zaman kusura dönüştü? Yavaşlık gerçekten bir kaçış mı, yoksa geç kalınmış bir yüzleşme mi? İnsan, hızlanarak neyi yitirdiğini şimdi mi fark ediyor? Tüm bu kaos içinde Bela Tarr nerede oturuyor?

Fotoğraf: Bela Tarr, Instagram

Yirmi birinci yüzyıla girerken insan, farkında olmadan hızın çekim alanına girdi, cazibesine fena halde kapıldı. Daha doğrusu, hız artık bir araç olmaktan çıktı; bir ölçüt oldu: İyi olan hızlıydı, başarılı olan çabuk sonuç alandı, değerli olan bekletmeyendi. Beklemek kusur sayıldı. Sabır, erdem olmaktan çıktı; verimsizlikle karıştırıldı. Zaman, yönetilmesi gereken bir kaynak gibi ele alındı.

Öyle bir hal aldı ki dünya… İletişim hızlandı, tüketim hızlandı, karar alma hızlandı. İnsanın gündelik ritmi, makinelere uyum sağladı. Hayat, Zygmunt Bauman’ın tarifiyle akışkanlıktan çıkıp akıtılan bir şeye dönüştü. Yavaşlık bir sapma gibi algılandı. Yavaş olan, geride kalanla; duraklayan, başarısızlıkla eşleştirildi.

Oysa yakın zamanda kaybettiğimiz Béla Tarr sineması, hız çağında bir aykırılık olarak kuruldu gönül otağına. Onun bakan kamerası, bekleyen yaklaşımı, konuşmayan insanları aklımızı başımızdan aldı. Üstelik planları uzundu; bazen rahatsız edici derecede uzun… Ama seyirci yine de “katlan”mayı arzuladı. Arzuladı da, bunu nasıl başardı?

Zor bir sinema Tarr’ın sineması. Hızla eğitilmiş bilinç için olsa olsa bir yüzleşme… Bu durma hâli adeta. Peki, modern insan için neredeyse dayanılmaz bu seyir hali, nasıl ikna etti, hızla aldatılmış insanı?

Durumun net bir fotoğrafını çekmek neredeyse imkânsız. Lakin kırılma anlarına bakmak anlamlı sanki. Çünkü bir noktada insan, yıllarca hızlanmak için çabaladıktan sonra, yavaşlamayı arzuladı. İnzivayı, geri çekilmeyi, sessizliği arzuladı. Hem de mistik ya da marjinal bir tercih olarak değil. Popüler kültürün içinde dolaşıma giren kavramlarla arzuladı. “Slow living”, “digital detox”, “mindfulness” gibi başlıklar, hızdan yorgun düşmüş bir zihnin işaretleriydi.

Bu bir paradoks mı? Ama bu paradoks ateşinin altına konan sorudan mürekkep bir odun yığını var: İnsan, ömrünün büyük bölümünü hızlanmaya harcadıktan sonra, neden yavaşlamak ister? Bu arzu, daha derin bir eksikliğe işaret eder. Hız, deneyimi artırmadı; yoğunluğu azalttı. Çok şey oldu, ama az şey yaşandı. Zaman doldu, fakat anlam seyrekleşti.

Béla Tarr’ın sineması, bu eksikliği sezgisel olarak fark etti. Olaydan çok süreci anlattı. Sonuçtan çok bekleyişi. İnsanlar yürüdü, yağmur yağdı, rüzgâr esti; dünya dönse de bir yere varmadı. Ama bu “varamama” hâli, seyirciyi kendi zaman algısıyla yüzleştirdi. Hız çağında yavaşlığın ne kadar radikal bir eylem olduğunu hatırlattı.

E, o halde soralım: Yavaşlamak gerçekten bir kaçış mı, yoksa geç kalınmış bir fark ediş mi? İnsan, hızlanarak neyi yitirdiğini şimdi mi anlıyor? Ve yavaşlık, bu kaybı telafi edebilir mi?

HIZIN PSİKOLOJİSİ VE SABIRSIZLIĞIN NORMALLEŞMESİ

Hız, yalnızca gündelik hayatı dönüştürmedi; insanın zihinsel reflekslerini de yeniden biçimlendirdi. Beklemek, bir ara hâl olmaktan çıktı; neredeyse tahammül edilmesi gereken bir kusura dönüştü. İnsan, durduğu yerde eksik kaldığını sandı. Tepki vermediğinde geç kaldığını, hemen karar almadığında geri düştüğünü düşündü.

Bela Tarr, “Şeytan Tangosu”

Bu düşünme biçimi zamanla doğal kabul edildi. Hızlanmak ilerleme sayıldı; yavaşlamak gerileme. Dikkat dediğimiz şey, bir yerde kalabilme becerisi olmaktan çıktı; hızla yer değiştiren bir temas hâline dönüştü. Uzun süre bakmak zorlaştı, dinlemek yorucu bulundu. Zihin, uyarıdan uyarıya sıçramaya alıştı.

Bildirimler çoğaldı, görüntüler kısaldı, anlatılar hızlandı. Bekleme eşiği her seferinde biraz daha aşağı çekildi. Sabırsızlık, kişisel bir zaaf olmaktan çıktı; normalleşti. İnsan artık neye ne kadar hızlı tepki verdiğiyle ölçülür oldu.

Bu hız bolluğu, sanıldığı gibi bir doygunluk yaratmadı. Aksine, sürekli bir eksiklik hissi üretti. Çünkü hız, tamamlanma duygusunu aşındırdı. Bir şey biter bitmez diğeri başladı; biten, yaşanmış sayılmadı. Deneyimler arttı, ama iz bırakmadı.

İşte tam bu noktada tükenmişlik sahneye çıktı. İnsan, neden yorulduğunu açıklayamaz hâle geldi. Duygular yarım kaldı, düşünceler işlenemedi. Yas tutulamadı, sevinç sindirilemedi. Her şey oldu ama hiçbir şey yerleşmedi.

Bu tempo, insanın kendi iç ritmiyle çatıştı. Çünkü beden ve zihin, kesintisiz hız için tasarlanmamıştı. Anlamak zaman isterdi. Bağ kurmak, kaybetmek, kabullenmek… Bunların hiçbiri “hemen şimdi” gerçekleşmezdi. Ama hız kültürü, bu süreçleri ya kısalttı ya da görünmez kıldı.

Böylece insan, yaşadıkça daha az hissetti. Zaman doldu, ama anlar seyrekleşti. Hatırlananlar azaldı; hafıza aşındı. Her şey akış hâlindeydi; tutunacak bir durak kalmadı.

Belki de bu yüzden yavaşlama arzusu ortaya çıktı. Bir ideal olarak değil; bir ihtiyaç olarak. İnsan, hızın içinde kendini kaybettiğini fark ettiğinde, durmayı hayal etti. İnziva fikri bir kaçıştan çok, kendine dönme ihtiyacını dile getirdi.

Ama yavaşlamak kolay olmadı. Sessizlik huzur vermedi; rahatsız etti. Beklemek sıkıntı yarattı. Uzayan zaman, bastırılmış düşünceleri gün yüzüne çıkardı. Hız sayesinde ertelenen sorular, geri döndü.

Bu yüzden yavaşlık, dinlendirici bir mola değil; zorlayıcı bir deneyim olarak belirdi. İnsan, hızla kaçtığı şeylerle baş başa kaldı. Ve belki de ilk kez şunu fark etti: Yorucu olan hız değil, yüzleşmekti.

YAVAŞLIK BİR RUH HALİ DEĞİL, BİR TAVIRDIR

Yavaşlama arzusu, son yıllarda bireysel bir kapris ya da romantik bir nostalji olarak sunuldu. Oysa bu arzu, sistemli bir düşünsel arka plana sahipti. “Yavaşlık”, modern dünyanın hız dayatmasına karşı geliştirilmiş bilinçli bir itiraz biçimi olarak belirdi. Tesadüfen ortaya çıkmış bir moda değildi; uzun süredir mayalanan bir karşı duruştu.

Bu karşı duruşun ilk açık ve örgütlü ifadesi, 1980’lerin sonunda İtalya’da doğan Slow Food hareketi oldu. Hızlı tüketimin yalnızca bedeni değil, kültürü de yoksullaştırdığı fikrinden yola çıkıldı. Yemeğin zamanla anlam kazandığı savunuldu. Yerel olan, mevsimlik olan, emek isteyen şeyler kıymetli sayıldı. Buradaki yavaşlık, dikkatti. Bir şeye zaman ayırma iradesiydi.

Ardından “slow city”, “slow living”, “slow education” gibi başlıklar dolaşıma girdi. Hepsinin ortak noktası şuydu: Hayatın hızını düşürmek için değil, hayatla kurulan ilişkiyi derinleştirmek için yavaşlamak gerekiyordu. Yavaşlık burada bir araçtı; amaç, anlamı geri çağırmaktı.

Sinema, bu çağrının en sert biçimde hissedildiği alanlardan biri oldu. Ve bu noktada Béla Tarr’ın sineması, bir “tarz”dan çok bir etik duruş olarak belirdi. Tarr, sinemayı hızlandırmadı; seyirciyi yavaşlattı. Bu bilinçli bir tercihti.

Bela Tarr, “Muhamed”

Sátántangó yedi buçuk saat sürdü. Bu süre, izleyiciyi test etmek için seçilmedi. Film, hız çağının seyir alışkanlıklarını bilinçli biçimde bozdu. Olaylar ağır aktı, kamera neredeyse yerinden kıpırdamadı, karakterler yürüdü, yağmur dinmedi. Seyirciye “sabırlı ol” denmedi; sabır zorla öğretildi. Film, hızla tüketilemeyecek bir deneyim sundu.

Bela Tarr, “Werckmeister Harmonies”

Benzer biçimde Werckmeister Harmonies, kaosun ve düzenin zamanla nasıl çözüldüğünü gösterdi. Burada yavaşlık, dünyanın çürümesini, çözülmesini, dağılmasını görünür kılan tek yol oldu. Hızlandırılmış bir anlatı, bu çürümeyi estetize ederdi. Tarr ise onu seyircinin üzerine bıraktı.

Bu yaklaşım, yavaşlığın neden bugün yeniden değer kazandığını da açıkladı. Hız, sorunları çözdüğünü iddia etti; ama çoğu zaman yalnızca üzerlerinden atladı. Yavaşlık ise meselelerin içine bakmayı zorunlu kıldı. Kaçışı değil, yüzleşmeyi önerdi. Bu yüzden rahatsız ediciydi. Bu yüzden az izlendi. Ama bu yüzden kalıcı oldu.

Burada yavaşlık, inziva ile karıştırılmadı. Tarr’ın sineması kaçmadı; saklanmadı. Tam tersine, dünyanın ağırlığını seyircinin önüne bıraktı. Yavaşlamak, burada dünyaya maruz kalmak demekti. Hızın filtrelediği her şey, yavaşlıkta çıplaklaştı.

Dolayısıyla yavaşlık arzusunun arkasında bir “dinlenme isteği”nden fazlası vardı. Bu arzu, hızın ürettiği yüzeyselliğe karşı bir derinlik talebiydi. İnsan, her şeyin hızla aktığı bir çağda, sonunda şunu fark etti: Hız, hayatı çoğaltmadı; onu inceltti. Yavaşlık ise bu incelmeye karşı bir kalınlaşma arzusuydu.

YAVAŞLAMAK KURTULUŞ MU, GEÇ KALINMIŞ BİR YÜZLEŞME Mİ?

Yavaşlama arzusunu bir rahatlama isteği olarak okumak eksik bir yaklaşım oldu. İnsan, çoğu zaman hızın vaat ettiği anlamı bulamadığı için yavaşlamak istedi. Hız, çok şey sundu; fakat sunduklarının büyük bölümü deneyime dönüşmedi. Yaşananlar çoğaldı, ama yaşantı inceldi. Bu incelme, insanı sonunda şu soruyla baş başa bıraktı: Bu kadar hızlı yaşadım da, ben ne yaşadım?

Bu soru, yavaşlamayı romantik bir geri dönüşten ayırdı. Yavaşlamak, günün içinde daha derin durabilme çabası olarak belirdi. İnziva, burada dünyanın ağırlığını ertelemeden taşımayı kabul etmek anlamına geldi. Bu yüzden yavaşlık, konforlu bir sığınak olmadı; çoğu zaman rahatsız edici bir açıklık sundu.

Hız çağında yavaşlamak zor geldi, çünkü hız düşünmeyi askıya aldı. Yavaşlık ise düşünceyi geri çağırdı. Uzayan zaman, bastırılmış soruları ortaya çıkardı. İnsan, hız sayesinde kaçtığı şeylerle yüzleşmek zorunda kaldı: Yalnızlıkla, tükenmişlikle, anlamsızlıkla. Bu yüzden yavaşlık her zaman iyi hissettirmedi. Ama her zaman dürüst oldu.

Bu dürüstlük, sanatta en çıplak hâliyle görünürlük kazandı. Béla Tarr’ın sineması, yavaşlığın ne anlama geldiğini romantize etmeden gösterdi. Onun filmlerinde yavaşlık huzur getirmedi; kaçışı engelledi. Seyirciye teselli sunmadı; dikkat talep etti. Dünya düzelmedi, insanlar kurtulmadı. Ama bu durağanlık, hakikatin üzerindeki örtüyü kaldırdı.

Yönetmen Bela Tarr (FOTOĞRAF: JOHANNES EISELE / AFP)

Buradan bakıldığında, yavaşlama arzusunun ardındaki neden daha berrak hâle geldi. İnsan, hızlanarak hayatı denetleyebileceğine inandı. Zamanı yöneteceğini, verimli kullanacağını, optimize edeceğini düşündü. Oysa hız, denetimi artırmadığı gibi yabancılaşmayı da derinleştirdi. Yavaşlamak, bu yabancılaşmaya verilen geç kalınmış bir yanıt oldu.

Bu yanıtın kesin bir çözüm sunduğu söylenemedi. Yavaşlık, sorunları ortadan kaldırmadı. Ama onları görünür kıldı. İnsan, yavaşladığında dünyayı daha iyi bir yer hâline getirmedi; fakat onu olduğu gibi görme ihtimali arttı. Bu ihtimal, hızın sürekli ertelediği bir imkân olarak belirdi.

Belki de bu yüzden yavaşlık bir “arayış” olarak ortaya çıktı. İnsan, ömrünün büyük bölümünü hızlanmaya harcadıktan sonra, artık başka bir ilişki biçimi denemek istedi. Zamanla, dikkatle, kendisiyle. Bu deneme garantili olmadı. Ama samimi bulundu.

İnsan, yavaşlayarak hızın elinden aldığı şeyi geri almaya çalıştı: yaşantının ağırlığını, zamanın direncini, dikkat etmenin sorumluluğunu. Başarıp başaramadığı bilinmedi. Ama denemek bile, hızın mutlaklığını sorgulamaya yetti.

Belki de mesele şuydu: Yavaşlamak kurtuluş değildi. Ama kurtuluş fikrini yeniden düşünmenin tek yoluydu.

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER