‘Yaşamın amacı nedir’e şiirsel bir yanıt: Tren Düşleri filmi neden çok sevildi?

Tevazuyu, sessiz acıyı ve doğadaki değişimi merkezine alan Tren Düşleri; yaşamın anlamına yüksek perdeden değil, küçük anların kırılganlığından bakan şiirsel bir film. Bir oduncunun yüreğine doğadan saplanan bir sorunun -Hayatın amacı nedir?- gün be gün büyüyüp benliğini sonunda ele geçirmesi ve doğadaki değişimin teknolojiyle birleşerek o hayatı alt üst etmesinin hikayesi. Tren Düşleri, Oscar yolunda emin adımlarla ilerliyor...

Modern hayatın hızında, insan en temel soruyu genellikle unutur: “Yaşamın amacı nedir?” Netflix’te seyirci karşısına çıkan “Tren Düşleri” filmi bu soruyu cevapladığını iddia etmiyor elbette, fakat içimize bıraktığı sessiz yankı, o cevaba çok yaklaşan bir his uyandırıyor. Bir adamın kayıpları, emeği, doğaya bağlılığı, doğayla kurduğu hassas ilişki üzerinden yaşamın anlamının aslında büyük anlarda değil, sıradanlığın içindeki kırılganlıktan doğduğunu gösteriyor.

Film, 2026’nın Oscar’ına aday gösterildi ancak ben bundan çok Türkiye’deki yankısına odaklanmak istiyorum. X’te, Instgaram’da, YouTube’da, TikTok yorumlarında, internet sitelerinin yorumlarında, her yerde… Kültür sanat alanına ilgi duyan, sinema seven, iyi sinema peşinde koşan kim varsa, son dönemde Tren Düşleri filmini konuşuyor. Film, Türkiye’de o kadar çok sevildi ki Netflix’in Türkiye listesinin ilk sıralarında yer alıyor. Durağan sinemayı, sessizliği, doğayla içiçe bir hayatın anlatıldığı drama uzun yıllar hafızalarda kalacak nitelikte.

SIRADAN HAYATIN İÇİNDE YANIT

Film yayınlandıktan sonra eleştirmenler “hüzünlü bir meditasyon” olarak tarif etti. “Bir insanın hayatını oluşturan küçük kırıklara ve kısa mutluluklara yazılmış bir ağıt” yorumu, filme dair ne vurucu yorumlardan biri olarak görülebilir.

Yaşam çoğu zaman sessiz anlarda saklıdır. Bir akşamüstü gölgesinde, sabah perden sızıp duvara yansıyan sarı ışıkta, uzaktan geçen bir trende, yarım bırakılmış bir kelimede… “Tren Düşleri”, yaşamın amacını doğrudan söylemeyip hissettiren bir film.

KENDİ KENDİNİN YANKISI: BİRLİKTE ACI ÇEKMEK, BİRLİKTE İYİLEŞMEK…

Filmde doğa yalnızca estetik bir dekor değil, neredeyse bir karakter. Nefes alıp veren, konuşan, fısıldayan, acı çeken, değişen, değiştiren bir canlı. Amerikan taşrasında geçen hikâye ormanlar, demiryolu hatları, yangınlar ve rüzgârın uğultusu ile örülü. Doğa insana eşlik ediyor, onu tamamlıyor, bazen de yargılıyor: “Yaşamın amacı nedir?”

Film, teknolojinin doğayı yaraladığı bir çağın şiirsel portresini çiziyor. Demiryolu inşaatının ormanları yarışı, makinelerin toprağı parçalayışı, kesilen ağaçlar. Bunlar yalnızca görsel dekor değil, insanın dünyayla ilişkisini sorgulayan metaforlar. Yok ettikçe büyüyor, kestikçe güçleniyor, daha fazla tarumar ettikçe “ilerliyor.”

Ama aynı anda doğanın kendini iyileştirme gücü sahne sahne hissediliyor. Küller arasındaki filiz, rüzgârın ormanı temizleyişi, toprağın yavaşça yarasını kapayışı. Ve doğanın bu iyileşmesi, insanın iyileşmesine denk düşüyor. Bir ağacın gövdesine saplanan çizmeler, onunla bütünleşerek bir parçasına dönüşüyor, sonunda insan doğanın sonsuzluğunda eriyor.

MUHTEŞEMEN BİR OYUNCULUK JOEL EDGERTON

Minimal oyunculuk, sinema kavrayışı gelişmiş “ne”den çok “nasıl”a odaklanmış seyircide her zaman karşılık bulur. Sessiz, derinden, içe kapanık performanslar kültürel olarak da tanıdık gelir.

Joel Edgerton, Tren Düşleri’nde tam da bu oyunculuk geleneğine denk düşen bir performans sunuyor. Acısını bağırmadan yaşayan bir adam. Ailesinin kaybını yüzüne değil, omuzlarına yükleyen bir adam. Kırılgan ama ayakta, suskun ama güçlü. Düşüyor, nefes lamıyor, yalnız kalıyor, ölümden dönüyor ama şu gerçeği hep biliyor: “Kalkıp devam etmeliyim.” Bu da “yaşamın amacı” sorusunu daha da derinleştiriyor. Yaşam bazen yalnızca dayanabilmektir.

Elbette film herkese göre değil. Bazıları için “fazla ağır”, “fazla yavaş” veya “çok hüzünlü” olabilir. Zaten filmin amacı da “hoş vakit geçirmek” ya da eğlendirmek değil, derinleştirmek. Filmin yavaşlığı bir kusur değil, düşünmeye çağıran bir nefes aralığı.

“Tren Düşleri” bir filmden çok, unutulan bir soruyu hatırlatan bir şiir gibi: “Yaşamın amacı nedir?”

Cevap vermiyor ama yavaş yavaş hissettiriyor, içe işliyor. Belki de bu yüzden bu kadar çok sevildi…

Meraklısı için küçük bir not: “Tren Düşleri”, Denis Johnson’ın çok sevilen aynı isimli romanından uyarlama. Kitap, Çiğdem Erkal çevirisiyle Holden kitap etiketiyle yayınlanmıştı. Filmi sevenler, kitaba daha da bayılacak. Filmin, kitaptaki derinliği “az bile yansıttığını” söyleyelim…

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER