Val Kilmer: Gölgedeki parlaklık

Bazı oyuncular konuşarak gider, bazılarıysa sustuklarında hatırlanır. Val Kilmer, bir karaktere dönüşmenin değil, kendinden geçmenin bedelini ödedi.

Val Kilmer, (Fotoğraf: The Doors, 1991)

Val Kilmer hiçbir zaman Hollywood’un yıldız sistemine tam olarak ait olmadı. Ona bakınca insan bir parlaklık hissederdi ama o parlaklık, ışıktan çok puslu bir parıltıya benzerdi. Göz kamaştırmazdı; göz alır, içine çeker, sonra orada bir süre bekletirdi. Çünkü Kilmer’ın yüzünde daima başka bir zamanın izi vardı — sanki ya biraz erken ya da biraz geç doğmuş bir aktör gibi.

Bir dönemin tanınan, aranan, beğenilen isimlerinden biriydi ama hiçbir zaman tam anlamıyla “tutulmuş” olmadı. Onu izleyenler için bu bir tercih gibi görünürdü; oysa belki de Kilmer’ın kendisi, sistemin talep ettiği görünürlüğe hiç razı gelmemişti.

Yıldız olmak, göz önünde kalmak, hep bir tür kendi olmaktan uzaklaşma hâlidir.

Kilmer, görünmek istemiyor değildi belki ama bakılmakla anlaşılamayacak şeylerin adamıydı.

Rol aldığı filmler, onun gücünü ya tam kavrayamadı ya da onun derinliğine uygun zemin sunmadı.

Bir süreliğine Batman oldu — ama maskeyle susturuldu.

Tombstone’da Doc Holliday oldu — ama filmin gölgesine itildi.

The Saint’te farklı kimliklere büründü — ama asla kendisiyle karşılaşmadı.

The Island of Dr. Moreau gibi felaket projelerde bile, bir şekilde rolün çürümesini yavaşlatan tuhaf bir karizma taşıdı.

Kilmer, her zaman bir eşiği temsil etti.

Bir rolün en çok ne olabileceğiyle, bir karakterin nereye kadar taşınabileceği arasındaki o geçiş anını.

Bu yüzden onu unutmak zor olurdu ama hatırlamak da kolay değildi. Çünkü o, kolay ezberlenmeyecek bir ruhtu.

Ve belki de bu yüzden, Val Kilmer’ın kaybı bir haber gibi değil, yavaş işleyen bir eksiklik gibi hissediliyor.

Çünkü bazı insanlar gürültüyle gitmez.

Gölgeyi terk ederken, geride bir titreşim bırakır.

Ve biz, o titreşimin hangi sahneden geldiğini anlamaya çalışırız.

Morrison’a Dokunan Oyunculuk: The Doors ve Kutsal Taklit

Oliver Stone’un The Doors filmi, Jim Morrison’ın hayatını anlatmak gibi görünse de, aslında onun ölümle flört eden bir varoluş biçimini sahneye taşıma denemesiydi. Ama bu denemenin ruh bulduğu yer, yalnızca yönetmenlikte değil, Val Kilmer’ın bedeninde ve sesindeydi. O filmde Kilmer, Morrison’ı “canlandırmadı” — Morrison oldu.

Bazen oyunculuk gerçekliğin temsiliyle ilgilenmez. Bazen oyunculuk, temsili aşar ve gerçekliğin kendisi gibi davranmaya başlar. Kilmer’ın The Doors’taki performansı tam da böyleydi:

Bir taklit değil, bir çağrılma.

Sesiyle, bakışıyla, yürüyüşüyle, kırılgan karizmasıyla, anlamsızca başkaldıran o varoluşla… Morrison’ı yalnızca taklit etmedi; onunla aynı kayıptan geçti.

“Benim zamanım yok,” diyordu Morrison, “sadece bir anım var.”

Kilmer, bu cümleyi yalnızca Morrison olarak değil, sanki kendi varlığıyla da söylüyordu.

Ve o anlarda, oyuncu ortadan kayboldu.

Film ilerledikçe Val Kilmer silindi, Morrison sahne aldı.

Bu, oyunculuğun en tehlikeli, en kutsal, en yıpratıcı biçimidir: Kendini bir başkasına ödünç vermek. Ve sonra geri dönüp dönebileceğini bilememek.

Bugün hâlâ, filmdeki sahnelerin çoğunun gerçek konser görüntüleriyle mi, yoksa Kilmer’ın performansıyla mı dolu olduğunu ayırt edemeyenler var. Çünkü ses onun sesiydi. Ter onun teriydi. Ve ölümün gölgesi, sadece Morrison’a değil, Kilmer’ın gözlerine de sinmişti.

Morrison genç yaşta gitti.

Kilmer daha uzun yaşadı, ama belki Morrison’ın kısa ömründeki yoğunluğa daha çok maruz kaldı.

Belki de bu yüzden, o film bir tür kehanetti: Bir insanın bir başka insanı “fazla derin” oynamasının bedeli, zamanla kendi sesini kaybetmesi olabilirdi.

Yüz, Ses ve Kayboluş

Bir oyuncunun sesi, yalnızca bir enstrüman değildir. Aynı zamanda onun varlığının dokusudur.

Sesle hatırlarız. Sesle ikna oluruz. Sesle güvenir, sesle korkarız.

Val Kilmer’ın sesi — o koyu, ama kırılgan, bazen neredeyse mırıldanır gibi konuşan sesi — ekranla değil, izleyicinin iç sesiyle konuşurdu.

Ve bir gün, o ses sustu.

Uzun süre sessiz kaldı.

Sonra anladık: Artık sesi yoktu.

Zatürreyle gelen hasar, boğazına açılan bir delik, solunum cihazları…

Val Kilmer artık konuşamıyordu.

Düşünüyordu belki, hissediyordu, bakıyordu, ama onlar kelimeye dönüşemiyordu.

Bir aktör için bu, sadece bir sağlık sorunu değil, bir silinme biçimidir. Çünkü sinema yalnızca yüzle değil, sesle de hatırlar. Sesi olmayan bir aktör, seslendirilen bir geçmişe dönüşür.

O sessizlik ilk kez, 2021’de yayımlanan Val adlı belgeselde duyuldu.

Yıllarca çektiği video günlüklerden oluşan bu filmde, kendi hayatını başkasının sesiyle anlattı.

Ve bu, belki de Val Kilmer’a dair en acı ama en anlamlı imgedir:

Kendi hayatını başkasının sesiyle anlatmak zorunda kalmak.

Ama o görüntülerde, sesinden daha baskın bir şey vardı: Yüzü.

Yüz, hem daha yaşlıydı hem de daha sade.

Artık roller yoktu, replikler yoktu.

Sadece bir bakış vardı — Morrison’dan kalan o son bakış gibi:

Bitmiş bir şarkının ardından susturulmuş bir salon.

Bazı oyuncular konuşarak susar.

Val Kilmer, sustuktan sonra konuştu.

Val Kilmer (FOTOĞRAF: JIM WATSON / AFP)

Hollywood’un Kıyısında, Ruhun Ortasında

Bazı aktörler kariyerlerini merkezin tam ortasında kurar.

Her film bir basamaktır, her rol bir vitrin.

Ama Val Kilmer’ın çizgisi böyle değildi.

Onunki, bir merkezin değil, bir kıyının haritasıydı.

Stüdyolar onu bir ikon hâline getirmeye çalıştı. Ona maskeler verdiler, ajan kimlikleri verdiler, karizmatik gölgeler sundular. Ama Kilmer bu rolleri giyinmedi; sadece geçici olarak taşıdı.

Onun oyunculuğu, bir karakterin içine yerleşmek değil, o karakterin içinden sızmak üzerine kuruluydu.

Bu yüzden, en parlak rollerinde bile bir mesafe, bir duraksama vardı.

Sanki o karakter değil de, o karakterin içinde kendi olmamayı deneyen biri gibiydi.

1990’ların erkek yıldızlarının arasında, hiçbir gruba tam olarak uymuyordu:

Tom Cruise kadar kontrollü değildi,

Johnny Depp kadar teatral değildi,

Brad Pitt kadar idealize edilmemişti,

Nicolas Cage kadar uçurumda gezmiyordu.

Kilmer, bütün bunların arasında bir eşikti.

Geçiş hâliydi. Belki de bu yüzden kalıcı bir tanım yapılamadı ona. Çünkü o, tanımlanmaya değil, hissedilmeye uygundu.

Hollywood’un merkezinde değil, kenarında durdu ama o kenar, aslında birçok izleyicinin kalbine daha yakındı.

Bir yıldız değil, bir tür kırılgan yansıma gibiydi. Bakınca kendimizi görme ihtimali taşıdığımız… Ama sesi sustuktan sonra yokluğunu daha iyi anladığımız…

Bazı oyuncular sinemayı temsil eder.

Val Kilmer, sinemanın hatırlattığı şeydi.

The End: Bir Oyuncunun Ardından

Jim Morrison’ın mezarı Paris’te, Père Lachaise Mezarlığı’nda.

Yıllardır ziyaretçilerin çiçek bıraktığı, üzerine sigara izmaritleri ve şiirler konulan bir taş.

Sessiz, ıslak, gölgeli bir köşe.

Val Kilmer’ın bedeni şimdi başka bir yerde, ama sesi…

Sesi çoktan başka bir yere gömülmüştü.

Ve belki de bu yüzden, bu veda bir ölüm haberiyle değil,

çok önceden başlamış bir eksilmenin tamamlanışıyla geldi bize.

Morrison sahnede öldü derler; çünkü bir daha çıkamadı o sahneye.

Kilmer’sa sahnede değil, sahnenin ardından kayboldu.

Bütün o karakterlerden sıyrılıp, yalnızca kendisi kaldığında — ve sonra o “kendisi” de yavaşça sustuğunda…

O sustuğunda, çok az kişi fark etti. Çünkü sustuklarını anlamak için dinlemiş olmak gerekir. Ve onu son yıllarda yalnızca yüzüyle hatırlayanlar, belki de aslında hiç dinlememişti.

“This is the end, beautiful friend…”

Amerikalı film yıldızı Val Kilmer, Amman havaalanında tıbbi malzeme ve gıda yüklü Ürdün kargo uçağının kapısına ABD’li özel yardım kuruluşu AmeriCares’in logosunu yapıştırmasını izliyor. (FOTOĞRAF: JAMAL NASRALLAH / AFP)

Morrison bu şarkıyı ölüm için yazmıştı, ama içinde bir veda değil, bir teslimiyet vardı.

Kilmer, yıllar sonra o şarkıyı yeniden söyleyemedi. Ama biz hâlâ onun sesini o şarkının içinde duyuyoruz. Çünkü bazı oyuncular gitmez.

Bazı oyuncular daima bir sahnede bekler.

Işıklar kapanır, perde iner, salon boşalır — ama o oyuncu, orada bir yerde hâlâ ayakta duruyordur.

Val Kilmer, işte o hâlde kaldı zihnimizde.

O sahneden inmedi belki de.

Sadece gözümüzü kırptığımızda karanlığa karıştı.

Velev'i Google Haberler üzerinden takip edin

ÖNERİLEN İÇERİKLER

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com